Prabhat PATNAIK
İlerici liberaller ve genel olarak sosyal demokratlar, kapitalizmin “reforme edilerek” daha insani ve toplum tarafından kabul edilebilir bir hale getirilebileceğine dair ortak bir inanca sahiptir. Bu dönüşümün, siyasal demokraside seçimler yoluyla ele geçirilecek devlet gücü aracılığıyla gerçekleştirilebileceğini ve bu şekilde ortaya çıkacak “reforme edilmiş kapitalizmin” kalıcı olarak kurumsallaştırılabileceğini düşünürler. Bu da sosyalizm için herhangi bir mücadelenin gereksiz olduğu sonucuna götürür.
Bu inancın teorik temeli, J. M. Keynes’in (kendisi de Cambridge İktisat Okulu’nun reformist düşünce geleneğinden beslenen) ekonomisinde bulunur. Keynes kendi yaklaşımını “yeni liberalizm” olarak adlandırmıştı. “Yeni” ifadesi, klasik liberalizmin savunduğu devlet müdahalesizliğinin aksine, tam istihdamı ve daha adil gelir dağılımını sağlamak için etkin devlet müdahalesini savunmasından kaynaklanıyordu.
Savaş sonrası Avrupa’da birçok sosyal demokrat hükümet Keynesçi programı benimseyerek yüksek istihdam ve refah devleti uygulamaları hayata geçirdi. Amaç “insani yüzlü bir kapitalizm” inşa etmekti.
Ancak bu savaş sonrası deneyimin üzerinden çok geçmeden neoliberalizm Avrupa’da baskın hale geldi. İstihdamı artırmaya yönelik kamu harcamaları (başarılı olabilmesi için ya bütçe açığıyla ya da zenginlerden alınan vergilerle finanse edilmesi gereken bu politikalar) finans sermayesinin muhalefeti nedeniyle sürdürülemez hale geldi. Refah devleti uygulamaları tamamen ortadan kaldırılmasa da aşındırıldı.
Bu değişimin açık bir göstergesi, François Mitterrand’ın Fransa’da başkan seçilmesinin ardından yaşandı. Artan işsizlik koşullarında Keynesçi politikalar uygulamaya koydu. Ancak istihdam artışının yerine sermaye Fransa’dan kaçtı, Fransız frangı değer kaybetti ve Mitterrand yatırımcı güvenini yeniden sağlamak için bu politikaları geri çekmek zorunda kaldı. “Yatırımcı güveni” denilen şey, aslında spekülatörlerin memnun edilmesinden başka bir şey değildi.
Böylece kapitalizmi “iyileştirecek” bir araç olarak düşünülen devlet, giderek küreselleşmiş finans sermayesinin esiri haline geldi. “Reforme edilmiş kapitalizm” fikri bir yanılsama olarak ortaya çıktı.
Kontrollü kapitalizm fikri yalnızca gelişmiş ülkelerle sınırlı değildi. Küresel Güney’de de sömürgecilik karşıtı mücadelede yer almış ulusal burjuvazinin bulunduğu ülkelerde, kapitalistlerin de rol aldığı bir kalkınma modeli benimsendi.
Örneğin Hindistan’da hedef “sosyalist bir toplum modeli” olarak tanımlanmıştı. Bu süreçte ekonomide varlığını sürdüren kapitalist unsurların üretici güçleri geliştireceği, ancak aynı zamanda kontrol altında tutulacağı varsayılıyordu.
Bugün ise Hindistan, son yüz yılın en yüksek gelir eşitsizliği düzeylerinden birine sahip. Bağımsızlık döneminde milli gelirin yüzde 12’sine sahip olan en zengin yüzde 1’in payı 1982’de yüzde 6’ya düşmüşken, neoliberalizm altında 2022-23 döneminde yüzde 22,6’ya yükseldi.
Peki kontrollü kapitalizm neden bir yanılsamaya dönüştü? Bunun yanıtı kapitalizmin doğasında yatıyor.
Keynes kapitalizmi kısmen doğru analiz etmişti. Bireysel kararların toplamının rasyonel bir sonuç üretmediğini, sistemin anarşist olduğunu görmüştü ve devlet müdahalesiyle bunun aşılabileceğini savunmuştu.
Ancak kapitalizmin yalnızca anarşist değil, aynı zamanda kendiliğinden işleyen bir sistem olduğu gerçeğini tam kavrayamamıştı. Kapitalizm, bireylerin iradesinden bağımsız işleyen eğilimlere sahiptir.
Marx’ın belirttiği gibi bunlardan biri sermayenin merkezileşmesi, yani giderek daha büyük sermaye bloklarının oluşmasıdır. Ama daha az tartışılan bir eğilim daha vardır: sermaye, kendisine konulan her türlü sınırı aşmaya çalışır.
Bu durum, teknolojik yenilik arayışıyla aynıdır. Kim yeni bir yöntem geliştirirse ekstra kâr elde eder. Aynı şekilde, kim devletin koyduğu sınırlamaları aşarsa yine ekstra kâr sağlar.
Zaman içinde sermaye büyüdükçe bu sınırlamaları aşma kapasitesi de artar. Dolayısıyla bugün bağlayıcı görünen sınırlamalar, yarın aşılabilir hale gelir.
Kontrollü kapitalizm kalıcı bir durum olamaz. Keynesçiliğin çöküşü de tam olarak bu şekilde gerçekleşti.
Başlangıçta kısa vadeli uluslararası sermaye hareketleri devletin müdahale kapasitesini sınırlamıyordu. Ancak sermaye merkezileştikçe bu fonlar devasa finansal blokların kontrolüne geçti.
Bu durumda devlet politikaları, bu büyük sermaye çıkışlarını engellemeye göre şekillendirildi. Yani devlet artık toplumsal çıkarları değil, küresel finansın beklentilerini gözetir hale geldi.
Ulus-devletin bağımsız politika üretme kapasitesi ortadan kalktı. Bu durum tesadüf değil, kapitalizmin doğasının bir sonucuydu.
Kapitalizm kendisine konulan sınırları kalıcı olarak kabul etmez. Zamanla bu sınırlamaları aşar. Bu nedenle “reforme edilmiş kapitalizm” ya da refah kapitalizmi fikri sürdürülemezdir.
Bu gerçek, sosyal demokrasinin bugünkü krizinin de temelini oluşturur. Sosyal demokrasinin siyasi krizi, Keynesçiliğin teorik krizinin bir yansımasıdır. Bu nedenle giderek neofaşizme karşı zemin kaybetmektedir.
Refah kapitalizmi bir yanılsama olduğuna göre, sosyalizmin alternatifi yoktur. Ancak sosyalizme geçiş sürecinde küçük kapitalist işletmelere izin verilecekse, sermayenin merkezileşme gibi eğilimlerinin sıkı biçimde denetlenmesi gerekir.
Kaynak: peoplesdemocracy.in
Çeviren: Yusuf Tuna KOÇ