Peter MERTENS
Belçika İşçi Partisi, Avrupa radikal solunun en hızlı yükselen güçlerinden biri. Partinin genel sekreteri Peter Mertens, partisinin AB’nin yeniden silahlanma planlarına karşı mücadelesini Jacobin için kaleme aldı.
Bu pazar Brüksel sokaklarına çıkacağız.* Küçük bir mesele için değil, temel bir tercih için: “Savaşa değil, refaha.” Çünkü bugün Avrupa, hızla yeniden silahlanmaya kararlı görünüyor ve giderek Donald Trump’ın militarize ABD’sine benzemeye başlıyor.
Avrupa’nın egemen sınıfı, sosyal adalet ile barışı birbirinden ayırmayı sever; sanki savaş ekonomisi, çocuklarımızın beslenmesi, hastane masraflarımızı nasıl karşılayacağımız ya da emeklilik yaşımız gibi konularla ilgisizmiş gibi. Oysa bu, bize inandırılmak istenen bir yalandır.
Gerçek çok daha basit: Sosyal güvenlik için kaynak olmadığını söyleyen hükümetler, silahlanma söz konusu olduğunda milyarlar bulabiliyor. İnsanların daha uzun süre çalışmasını isteyen siyasetçiler, Lockheed Martin, Rheinmetall ve diğer silah şirketlerine kapıları ardına kadar açıyor. Hastalar, işsizler ve emekliler için harcamaları kısan aynı hükümetler, savaş ekonomisine boş çek yazıyor.
KASALAR BOŞ… SİLAHLAR HARİÇ
Elbette bu iki mücadele birbiriyle bağlantılı. Belçika Savunma Bakanı Theo Francken, militarizasyonu sosyal güvenlik ve kamu hizmetlerinde kesinti yaparak finanse etme niyetini gizlemiyor bile. Emekliliklerin iyileştirilmesini, erişilebilir eğitimi, güçlü bir sağlık sistemini ya da güvenilir kamu hizmetlerini savunan herkes, kamu kaynaklarını son derece pahalı askeri siparişlere yönlendirmek isteyen savaş çılgınlığıyla er ya da geç karşı karşıya gelecektir.
Yıllardır bize kasaların boş olduğu söylendi. Daha fazla sağlık personeli için para yok, uygun fiyatlı enerji için yok, bekleme listelerini ortadan kaldırmak için yok, emeklilikleri güçlendirmek için yok. Yağmurun içeri sızmadığı okullar için yok, zamanında çalışan trenler için yok, enflasyona yetişen ücretler için yok.
Ama militarizasyon gündeme geldiğinde ton bir anda değişiyor. Kasalar artık boş değil; borçlanmak da “sorumsuzluk” değil, “cesaret” sayılıyor. 1 milyar euro sorun değil, 10 milyar tabu değil, 30 milyar ise sadece başlangıç.
Belçika’da askeri bütçe yalnızca birkaç yıl içinde fırladı. Neredeyse tüm kamu kurumları kesinti yapmak zorunda kalırken, savaş kabinesi devasa kaynaklarla besleniyor. Önümüzdeki yıllarda savaş uçakları, firkateynler, füzeler ve zırhlı araçlar için on milyarlarca euro ayrılıyor.
Buna karşılık toplumdan fedakârlık isteniyor: “kariyeri kısa” sayılanlara yönelik yeni emeklilik cezası insanları daha uzun çalışmaya zorluyor; uzun süreli hastalara yatak verilmiyor, işsizler cezalandırılıyor, hastalar ilaç için daha fazla ödüyor, ücretlerin ve ikramiyelerin otomatik artışı hedef alınıyor.
İşte savaş ekonomisinin bütçe mantığı tam olarak bu.
“Güvenliğin bir bedeli vardır” diyorlar. Doğru. Ama asıl soru şu: Ne tür bir güvenlik, kimin için ve bedelini kim ödüyor?
Enerji faturası karşılanamaz hale gelen bir bekar anne, yeni bir firkateyn sipariş edildiğinde daha mı güvende olur? İnşaat işçisi, hükümet milyarlarca euroyu saldırı silahlarına harcarken altmış yedi, yetmiş yaşına kadar çalışmak zorunda kaldığında daha mı güvende olur? Bir hemşire, hastanesi personel yetersizliğiyle boğuşurken sağlık sistemi savaş senaryolarına göre yeniden düzenlendiğinde daha mı güvende olur?
DIŞARIDA SAVAŞ İÇERİDE MİLİTARİZASYON
Savaş çılgınlığı toplumu daha güvenli hale getirmez -tam tersine. Silahlanmayı meşrulaştırmak ve yeni bir kuşağı savaşa hazırlamak için korku ve panik körüklenir. Militarizasyon topluma sızar: okullara, üniversitelere, hastanelere, medyaya, evlere.
Gençlere “geleceğin askerleri” olarak hitap edilir. Askeri kampanyalar disiplin, macera ve maaş vaat eder; savaşın vahşeti ve ölüm hakkında ise susar. Üniversite araştırmaları giderek askeri sanayiye yönlendirilir. Hastaneler, sağlık mantığının askeri acil durum senaryolarına tabi kılındığı planlarla karşı karşıya kalır. Sivil ile askeri arasındaki çizgi bulanıklaşır.
Bu tehlikelidir. Savaşa hazırlanan bir toplum içeriden dönüşür. Emir almaya alışır, eleştiriden şüphe duyar, savaş davulunun ritmine ayak uydurur. Barış yanlıları saf olmakla suçlanır, sendikacılar sorumsuz ilan edilir, muhalefet düşmanla iş birliği yapmakla damgalanır.
Dışarıdaki militarizasyon her zaman içerideki militarizasyonla birlikte gelir: iç düşman yaratılması, demokratik alanın daraltılması ve otoriter reflekslerin normalleşmesi.
AVRUPA KENDİNİ YIKIMA SİLAHLANDIRIYOR
Aşırı silahlanmış, gergin ve militarize bir Avrupa’nın bizi barışa yaklaştıracağını düşünmek saflık olur. Avrupa kendini yıkıma silahlandırıyor: savunma için değil, esas olarak dış müdahaleler için.
Kızıldeniz için fırkateynler, Güney Sahra için zırhlı araçlar, kaynak yolları etrafında askeri varlık… Bunların ulusal savunmayla pek ilgisi yok. Asıl mesele büyük şirketlerin çıkarları.
Bu, kobalt, lityum, uranyum, gaz, petrol ve tedarik zincirleri meselesi. Yeni bir üniforma giymiş eski bir sömürge refleksi. İsimler değişiyor, teknoloji gelişiyor ama güç ilişkileri aynı kalıyor: Avrupa, giderek büyüyen Alman askeri aygıtının öncülüğünde yeni bir emperyalizm inşa ediyor.
Başkalarına yönelik tehditleri artırarak daha güvende olmazsınız. Bu, klasik bir güvenlik ikilemi yaratır: bir tarafın “savunma” dediğine diğeri “saldırı” der ve herkes daha fazla silahlanır. Sonuç bellidir: güvenlik artmaz, tehlike büyür.
İhtiyacımız olan şey ortak güvenliktir; birinin güvenliği diğerinin güvensizliği pahasına olmamalıdır. Barış isteyenler barışa hazırlanmalıdır. Bu da diplomasi, silahsızlanma, uluslararası iş birliği, uluslararası hukuka saygı ve düşmanların bile konuşabildiği güvenlik yapıları demektir. Bu naiflik değil, işleyen tek gerçekçiliktir. Çatışmaların büyük çoğunluğu eninde sonunda müzakere masasında biter.
SOSYAL ADALET VE BARIŞ: TEK BİR MÜCADELE
İşçi hareketi militarizasyon ve savaş karşısında sessiz kalamaz. Barış hareketi de sosyal adalet konusunda sessiz kalamaz. Refah, savaşı reddetmekle el ele gider.
Gücümüz tam da bu mücadeleleri birleştirmekte yatıyor: hasta başında daha fazla personel isteyen hemşire, daha küçük sınıflar isteyen öğretmen, insanca bir emeklilik isteyen işçi, savaşsız bir gelecek isteyen genç, militarizasyonun aynı zamanda ekolojik yıkım anlamına geldiğini bilen iklim aktivisti, diplomasi talep eden barış savunucusu ve sosyal güvenliğin talan edilmesine karşı çıkan sendikacı.
Feminist, ırkçılık karşıtı ve uluslararası dayanışma hareketleri de bu mücadelenin parçası. Sadece yan yana durmuyorlar; birbirlerine güç veriyorlar. Çünkü savaş ekonomisi herkesi etkiliyor: sağlık hizmetlerinden kaynak çalıyor, gençleri militarizasyona itiyor, demokratik hakları tehdit ediyor, ırkçılığı ve “iç düşman” söylemini körüklüyor, iklim krizini hızlandırıyor ve Avrupa’yı büyük tekellerin çıkarlarını askeri yollarla “güvence altına almaya” çalışan bir güç bloğuna dönüştürüyor.
AVRUPA ÇAPINDA DİRENİŞ
14 Haziran’daki gösteri aynı zamanda Avrupa çapında bir direnişin buluşma noktası olacak.
İtalya’dan, son yıllarda savaşa, silah sevkiyatlarına ve askeri tırmanışa karşı büyük eylemler örgütleyen sendikalar ve barış hareketlerinin deneyimi geliyor. Liman işçileri, sendikacılar ve toplumsal hareketler defalarca Akdeniz’in bir savaş lojistik koridoruna dönüşmesini reddetti.
Birleşik Krallık’tan, sendikalar ve ırkçılık karşıtı örgütlerle birlikte savaş politikalarına, Gazze’deki soykırıma ve Avrupa hükümetlerinin buna ortak olmasına karşı yüz binleri sokağa döken güçlü bir barış hareketi geliyor.
Almanya’dan, kendilerine biçilen “top mermisi olma” geleceğini reddederek sınıflarını terk eden gençler geliyor. Zorunlu askerliğe ve militarizasyona karşı okul grevleri yapan bu kuşak, okulları çürürken Bundeswehr’in her yerde reklam yapmasını kabul etmiyor. Sağlık çalışanlarının sağlık sisteminin militarize edilmesine karşı direnişi de önemli bir mesaj veriyor: hastaneler insanları iyileştirmek içindir, savaş altyapısının parçası olmak için değil.
İşçi hareketinin yanı sıra gençler, iklim hareketi, kadın hareketleri, ırkçılık karşıtı örgütler, Oxfam ve 11.11.11 gibi STK’lar, barış örgütleri ve Stop ReArm Europe gibi uluslararası ağlarla birlikte omuz omuza mücadele ediyor. 14 Haziran’ı önemli kılan tam da bu genişlik: bölmek istediklerini bir araya getiriyor: sosyal mücadele ile barış mücadelesini, sendikalar ile gençliği, iklim aktivistleri ile sağlık çalışanlarını, Belçika hareketleri ile Avrupa solunun partilerini ve örgütlerini.
Bu pazar sadece savaşa karşı değil, yaşamın kendisi için sokağa çıkacağız. “Savaşa değil, refaha” sadece bir günlük bir slogan değil. Toplumun korku, rekabet ve silahlanma üzerine değil; dayanışma, sosyal haklar ve barış üzerine kurulması gerektiğini söyleyen bir pusula. Bu ülkenin motorunun generaller ve hissedarlar değil; çalışan, bakım veren, öğrenen, öğreten, taşıyan, iyileştiren ve inşa eden insanlar olduğunu hatırlatan bir çağrı.
* Editörün Notu: Yazarın işaret ettiği protesto gösterisi 14 Mayıs 2026 Pazar günü gerçekleşmiştir.
Kaynak: jacobin.com
Çeviren: Yusuf Tuna KOÇ