Bir önceki yazımla birlikte değerlendirilmesini önererek başlıyorum.
Dış politika konuları bir iktidarla uzlaşmanın en elverişli alanıdır. Ülke çıkarları ya da "milli amaçlar/hedefler" gibi gerekçeler, iktidara yanaşmaya çalışan siyasal çevre ya da kişilere hem iktidarla iş tutmalarını hem de "muhalif" gibi kalmalarını sağlar. Oportünizmin, yani siyaseten ikiyüzlülük ya da ilkesizlik için uygun zeminidir.
Ayrıca, Türkiye’deki egemen siyaset geleneğinin de adeta tartışmasız kuralı gibidir. İçeride ne kadar kavga ederseniz edin, iktidarı ve muhalefetiyle dış politikada birleşmek sanki mecburidir. İktidarlar için bir hegemonya alanıdır.
Geçen (9 Haziran) Salı günü, Kemal Kılıçdaroğlu ve "Butlancı" yönetimi, Meclis’te gerçekleştirilen direniş sonucu grup toplantısını CHP genel merkezinde yaptı. Kılıçdaroğlu bu toplantıda siyasetteki yeni yerini, iktidarla ilişkilerini deşifre eden çok şaşırtıcı bir konuşma yaptı. Şaşırtıcıydı çünkü kendisine ve ekibine yönelik bütün eleştirileri doğrulamakla kalmadı, onları aştı. İtiraf gibiydi.
Artık karşımızda yeni bir siyasal oyuncu var. Bırakın iktidarla temas halinde olmayı, onunla anlaşmış bir kadro söz konusu. Öznel niyetler ne olursa olsun, nesnel durum budur. Çeşitli gerekçelerle butlan yönetiminde yer alan sevdiğimiz arkadaşlar bu vahim tabloyu görmelidir.
Butlancı CHP yönetimi nesnel olarak Erdoğan-AKP iktidarının kurmaya çalıştığı yeni rejimin bir parçası olmayı, İslamcı-totaliter bir düzenin muhalefet partisi şeklinde davranmayı benimsemiş görünüyor. Kendisine çizilen alan içinde siyaset yapmayı kabullendiği anlaşılıyor.
Erdoğan-AKP iktidarı, kurmayı hedeflediği rejimin/düzenin önünde kalan tek büyük kurumsal engel olan CHP’ye yönelik operasyon ve saldırıda ilk hedeflerine ulaşmış durumda. İktidara yürüyen, 19 Mart 2025 darbesini yenilgiye uğratacağı görülen ve bu yolda ciddi bir mesafe alan CHP’yi paralize etmeyi başardı. Onu iç mücadeleye gömülmüş, kavgalı bir parti haline getirdi.
Kemal Kılıçdaroğlu (K.K.) ve ekibi artık iktidar darbesinin parçasıdır. Yetkisiz bir mahkemeden, iktidar yargısından alınan "butlan" kararı ile parti merkezine yapılan gaz bombalı, plastik mermili polis baskını 19 Mart darbesinin zirvesidir. Niyetlerden bağımsız objektif tablo budur.
İKTİDARA TESLİMİYET!
Kemal Kılıçdaroğlu’nun ikna edildiği, iktidarın politik yönelimlerini "devlet aklı" sandığı, esas olarak devlet yapılanması konusunda teorik ve pratik bir formasyondan yoksun bulunduğu görülüyor. Kendisi siyasal bir mücadele geleneğinden/deneyiminden gelmiyor. Gençliğinde bile böyle bir mücadele içinde de yer almamış, demokratik kitle örgütlerinde çalışmamış bir kişi olduğu da biliniyor. K.K siyasete milletvekilliği ile başlamış. CHP tarihinde de bir izi, örgütsel geçmişi yok. Bir mahalle delegeliği için bile mücadele etmemiş.
Sol partilerde mücadele geçmişi önemlidir. Peki, uzman kadrolar, yani bürokrasiden, akademiden ve basından gelenler olmaz mı, olur. Ancak böyle kişilerin bile kendi alanında bir tavrı ve mücadelesi bulunur. Bu hikâyede yok...
ÜÇ SİYASET VE KORKU
Kılıçdaroğlu’nun konuşması saf değiştirme ve teslimiyet ilanıydı. Söz konusu konuşmasında, "Yeni Osmanlıcılık" tezini yani İslamcı-muhafazakâr oligarşinin bölge siyasetini kabul ettiğini, dahası benimsediğini ilan etti. Bu kadarını kimse beklemiyordu. Neymiş; "Türkiye Osmanlı coğrafyasında” olmalıymış, "büyümezse küçülür ve beka sorunu" yaşarmış! Tez bu! Bu yaklaşım teslimiyete ve iktidarın havzasına geçiş için ideolojik bir zemin hazırlama çabasıydı. Acıklı bir durum, siyasette hazin bir final.
Bu yaklaşım, sadece Erdoğan-AKP iktidarının değil, ABD’nin Orta Doğu siyasetine de eklemlenmekti. ABD’nin artık bölge temsilcisi olan Tom Barrack’ın monarşik nitelikli totaliter/otoriter rejim siyasetine boyun eğmekti. Yeni (Yandaş) sermaye sınıfının –ki saldırgan ve yırtıcı bir yapıdadır- yönelimi olan ve geleneksel tekelci burjuvazinin de benimsediği "alt emperyalist" ya da "bölgesel güç" doktrinine iltica etmekti.
İkincisi K.K tıpkı Erdoğan ve iktidar sözcüleri ile MHP lideri Devlet Bahçeli’nin muhalefete yönelik saldırgan ve tehdit edici suçlamasını da olduğu gibi benimsemiş görünüyor; halkı ayaklanmaya çağırmak... K.K, Özgür Özel ve arkadaşlarının toplumsal muhalefeti ayağa kaldıran ve demokratik zeminde eyleme geçiren dolayısıyla iktidarı korkutan çizgisinden de rahatsız olduğunu açıkça ortaya koydu. Daha önemlisi; hem Özel ve arkadaşlarını ihbar etti hem de bu konuda iktidara güvence vermiş oldu. Nasıl bir hırs içindeyse "sokak eylemlerinin Türkiye’ye dışarıdan bir müdahale için zemin hazırlayacağını" bile söyledi. Tam anlamıyla iktidarın ağzı, inanılmaz bir savrulma! Oysa bütün eylemler (mitingler) demokratik zeminde gerçekleşen yurttaş tepkileridir. Muhalefetin üzerine devletin gücüyle gelen iktidarın karşısına, milletin gücüyle çıkıyor. Üstelik de çok başarılı eylemler ve her geçen gün büyüyerek yayılıyor. Sorun da burada zaten.
İktidar, halkın sokağa çıkmasından, meşru ve demokratik zeminde tepkisini ortaya koymasından çok korkuyor. Bir tür "Gezi sendromu" yaşıyor. Bu nedenle, bırakın vazgeçmeyi, tam tersine el yükselterek daha da yaygınlaştırmak ve büyütmek gerekiyor. Birleşik bir muhalefet ve eylem çizgisi geliştirmek, cumhuriyeti devrimci ve demokratik temelde yeniden inşa etmenin tek yolu olarak öne çıkıyor.
DIŞARIYA ŞİKÂYET!
İnanılır gibi değil ama Kılıçdaroğlu, Özel ve arkadaşlarını "iktidarı dışarıya şikâyette bulunmak" ile de suçladı. Butlancılar, AKP dış politikasını nasıl "devletin milli siyaseti" diye görüyorsa, iktidarın gerici ve faşist uygulamalarını, operasyonlarını dünyanın ilerici güçleri ve demokratik kamuoyu ile paylaşmayı ve dayanışma etkinliklerini de “Türkiye’nin dışarıya şikayet edilmesi ve zor durumda kalması” olarak “yutmuş” görünüyor. Süzme bir Erdoğan iktidarı tavrı ve tipik bir sağcı siyasettir bu tutum. Oysa AKP, kendisine yönelik her tehdit konusunu başta ABD olmak üzere Batılı güçlerle ve emperyalist odaklara ileterek desteğini aldığı halde, CHP’nin uluslararası planda demokratik güçlerle dayanışması istenmiyor. Böyle bir siyasal enayilik görülmüş değil. Yani faşist ve dinci bir iktidar içeride her türlü zulmü yapacak, baskı ve “devlet terörünü” uygulayacak, ama siz uluslararası insan hakları örgütlerine, örneğin basın meslek kuruluşlarına, kardeş partilere gidip destek istemeyeceksiniz. Ama iktidar hem İmamoğlu’nu tutuklarken hem de CHP’ye butlan atarken Trump’tan "olur" alacak ve siz bunu normal sayacaksınız. Pes!
Birinci enternasyonal dayanışmanın temel bir sol ilke olduğunu K.K’ya anlatması gerekiyor.
Butlan kumpası bozulmalı, partiyi geri almak için her şey yapılmalıdır. Ancak sürecin uzaması, örgüte ve muhalefete zarar verecektir.
ÖZEL KUŞATMASI KIRILMALIDIR!
Bugün bütün toplum kesimlerini dikey olarak ayrıştıran bir yön ve program farklılaşması söz konusu. Ülke ve toplum tarihsel bir kavşağın, yol ayrımının başındadır. Ülke ya İslamcı faşist bir totaliter rejime ve düzene doğru taşınacak ya da aydınlanmacı, laik, toplumcu ve demokratik bir cumhuriyeti yeniden inşa edecek. Ülkenin geleceğini bu bölünme ve mücadele belirleyecek. İslamcı iktidar devlet gücünü elinde tutmasına karşın, toplumsal desteğini yitiriyor. Bu nedenle daha da saldırganlaşıyor. Butlancıların toplumsal desteğinin olmadığını ve toplumun Özgür Özel’i bir siyasal lider olarak gördüğünü ve arkasından gittiğini anlayan iktidar, bütün gücüyle CHP liderine saldırmaya hazırlanıyor. Yine dokunulmazlıkları kaldırarak yargı üzerinden bir operasyon yapmayı planlıyor. Bu saldırıya izin vermemek ve Özel’i savunmak gerekiyor. Bu savunmanın en etkin yolu karşı ve hızlı bir hamlelerdir. Eğer Özel dâhil, CHP’yi etkisizleştirebilirlerse, toplumu teslim alacaklar. Butlan ile ciddi bir hamle yapıp kaleyi aldılar. Şimdi veziri düşürmeye çalışıyorlar. Matı önlemenin yolu kitleleri harekete geçirecek bir şah hamlesidir.