Birgün
Birgün
3 saat önce

Politikayı psikiyatrize etmenin psikopolitik analizi

"Kılıçdaroğlu’nu analiz edecek psikiyatr aranıyor..." 

Geçen hafta Cumhuriyet gazetesi yazarı Ergin Yıldızoğlu’nun sosyal medyada paylaştığı ve ardından "şaka yapmıyorum" diye eklediği bu kısa ama yüklü cümle, Türkiye’deki muhalif entelektüellerin hissettikleri çaresizlik kaynaklı öfkenin acı bir dışavurumu oldu. Yazılarından çok şey öğrendiğim Yıldızoğlu’nun bile bu indirgemeci dalgaya kapılması, üzerinde durulması gereken yapısal bir soruna işaret ediyor. Bugün geniş kitleler Kılıçdaroğlu’nun "mutlak butlan" süreci boyunca yapıp ettiklerini ancak psikiyatrinin açıklayabileceği bir "akıldışılık" olarak görüyor; geri kalanlar ise "ajan/proje/hain" sığlığına sıkışmış durumda.

Bir psikiyatr olarak, mesleğim, siyaseti kurumsal, sınıfsal ve ideolojik dinamiklerinden kopararak tek bir bireyin ruhsal sorunlarına indirgeme isteğinin ardında yatanları psikopolitik olarak çözümleme yükümlülüğü veriyor bana. Siyaseti psikiyatrinin konusu yapmak, toplumsal bütünselliği parçalar ve siyasal özneyi tarihsel bağlamından koparır. Bu yüzden tartışmayı tersten kurmamız gerekiyor: Klinik vaka olarak incelenmesi gereken özne, eylemleri başından beri son derece sınıfsal, bürokratik ve pragmatik bir süreklilik arz eden Kılıçdaroğlu mu; yoksa onun her hamlesinde büyük "şaşkınlıklar" yaşayıp çareyi psikiyatrik analizde arayanların ruh hali mi? 

“DEMOKRAT DEDE” FETİŞİZMİ

Türkiye’deki çoğu seküler-liberalin büyük yanılgısı, siyaseti toplumsal sınıfların acımasız ve organik bir çatışma alanı olarak değil, belirli rasyonel kuralları olan bir satranç tahtası gibi kurgulamaları. Kılıçdaroğlu’nu bu tahtada "demokrat dede" fetişiyle idealize eden bilinç, onun aslında CHP Genel Başkanlığı koltuğuna oturduğu ilk günden beri özünde bürokratik, sağ-muhafazakâr ve statükocu bir çizgi izlediğini görmeyi reddetti. 

Egemen ideoloji, Kılıçdaroğlu’nu kendi rıza üretme mekanizmalarının içine çekti ve onu kendi dilini konuşmaya zorladı. O da sistem içi bir aktör olarak en "rasyonel" olanı yaptı; egemen blokun dilini, kırmızı çizgilerini ve kutsallarını aynen benimseyerek o alanın içinde meşruiyet aramaya çalıştı. İlk günden bugüne yapıp ettiği şey; egemen söylemin sınırlarını kabul etmek, o sınırların içinde "ben daha dürüst bir yöneticiyim" teknokratlığına sığınmak ve tabiatı gereği sağ-muhafazakâr olan devletle uzlaşmaktı. 

Kılıçdaroğlu, hiçbir zaman AKP’nin ve burjuva siyasetinin kurduğu hegemonik alanın dışına çıkmadı. Genel başkanlığı boyunca sermayenin ve devlet aygıtının "sağcılaş" çağrılarına her daim elinde tuzla koştu: 

Eline geçen her fırsatta partinin sol, kamucu ya da radikal olabilecek kanatlarını tasfiye etti. 

Sınır ötesi tezkerelere egemen milliyetçi reflekslerle "evet" oyu verdirdi. 

Ekmeleddin İhsanoğlu gibi muhafazakâr-sağ bir figürü tabanın onayını almadan çatı aday gösterdi. 

Koşa koşa Yenikapı ruhuna eklemlenerek iktidarın tahkimatına rıza sağladı. 

Dokunulmazlıkların kaldırılmasına önayak olarak meclisin tasfiyesine yol açtı; mühürsüz oylara karşı kitlesel öfkeyi sönümlendirdi. 

Son kertede muhafazakâr kliklerle en ilkesiz sağ ittifakları kurup, türbana Anayasal güvence isteyecek kadar egemen ideolojiye teslim oldu. 

Dolayısıyla, en nihayetinde Yeni Osmanlıcı söyleme eklenmesi bu tarihsel sürekliliğin olağan bir aşaması. Ortada ani bir savrulma, zihinsel bir yarılma ya da "delilik" yok; burada kapitalist devlet aygıtının yapısal sınırları içinde sıkışmış, mülkiyet ilişkilerini ve devletin niteliğini tartışmaya açmaktan ödlekçe kaçınan bürokratik reformizmin mantıki sonucu var. 

Bunu tarihsel bütünselliği içinde göremeyenler, üst üste yaşanan ağır yenilgilerin, hayal kırıklıklarının ve belirsizliğin yarattığı tahammül edilemez kaygıyı içselleştiremiyorlar. Sindirilemeyen ham öfke, lider figürüne yansıtılıyor. Kılıçdaroğlu kendisine yüklenen muhayyel "kurtarıcı" imgesini taşımayıp kendi pragmatik ve sağ-bürokratik özünü her sergilediğinde, kitlelerin gözünde "Piro"dan "hain"e dönüyor. 

Aydın bilinci, kendi ideolojik öngörüsüzlüğüyle, yıllarca bu sağ-bürokratik çizgiye eklemlenmiş ya da sessiz kalmış olma gerçeğiyle yüzleşemediği için kusursuz bir "bölme" (splitting) savunma mekanizmasını devreye sokuyor: “Bizler rasyonel, ileri görüşlü ve haklıydık; o ise sadece aklını yitirmiş bir psikiyatri vakası.” 

SİSTEM İÇİ MUHALEFET ÇELİŞKİSİ

Kılıçdaroğlu’nu "psikiyatrik vaka" olarak kurgulamak, muhalif entelektüelin kendi içindeki çaresizlik ve yenilmişlik hissini onun üzerine yansıtarak bu ağır duygusal yükten kurtulma çabasından ibaret. Aktörü patolojize etmek, entelektüelin kendi çaresizliğini ve kaygısını inkâr etmesinin en konforlu yolu. Çünkü faturayı liderin klinik tablosuna kesmek, sistem içi muhalefet tarzının yapısal çelişkilerini tartışma yükümlülüğünü ortadan kaldırıyor. 

Kılıçdaroğlu’nun veya bir başka figürün siyasi ısrarları, klinik bir tablonun değil, Türkiye’deki özgül siyasi tarihsel momentin, bürokratik mekanizmaların ve reformizmin sınıfsal sınırlarının diyalektik sonucu. Sermaye düzeni krize girdikçe, “iç cephe” gibi söylemler ile sistem içi muhalefeti de kendi otoriter ve sağ zeminine çekerek masseder. Tanık olduğumuz şey, Yıldızoğlu’nun da yıllardır anlatmaya çalıştığı "süreç olarak faşizmin" yapısal rızasını üretme mekanizması. 

Psikiyatri ve psikoloji, toplumsal özneleri "hasta" ilan edip sistem dışına atmanın, yapısal günahları bireylere yıkmanın bir aracı olamaz. Politik psikiyatri sistemin kendi patolojisini (sağcılaşma, muhafazakarlaşma, şeyleşme) özneler üzerinden nasıl ürettiğini anlamaya çalışır. 

İhtiyacımız olan şey öfkeyle, kaygıyla klinik tanı koymaya çalışmak olmamalı. Sınıfsal ve yapısal bir hesaplaşmaya cesaret etmeliyiz. Şimdilerde toplum Özgür Özel’i bu hesaplaşmayı yapmaya çağırıyor. Onu değiştiriyor, dönüştürüyor. Özel, kitleleri mitinge çağırmıyor, kitle Özel’i meydanlara, sokağa çağırıyor. Özel de iktidarın değil ezilenlerin bu çağrısına kulak veriyor. 15-16 Haziran 1970’in çağrısı bu, selam olsun… 

Haberin tamamını Birgün üzerinde oku