Birgün
Birgün
2 saat önce

Geçmişten bugüne emek mücadelesi

"Türkiye işçi sınıfına selam..." 

Aradan geçen on yıllara rağmen bu selamın anlamı eksilmedi. Çünkü 15-16 Haziran 1970’te yüz binlerce işçinin sokaklara taşıdığı mücadele, yalnızca kendi döneminin değil, Türkiye emek tarihinin de en önemli dönüm noktalarından biri olarak hafızalardaki yerini koruyor. 

15-16 Haziran, işçi sınıfının örgütlü gücünün, dayanışmasının ve haklarına sahip çıkma kararlılığının tarihe kazındığı iki gün olarak bugün de önemini koruyor. Aradan 56 yıl geçmiş olmasına rağmen bu büyük direniş, yalnızca geçmişte yaşanmış bir mücadele değil, günümüz emek hareketine ışık tutan tarihsel bir deneyim olarak yaşamaya devam ediyor. 

1960’lı yıllar Türkiye’de sanayileşmenin hızlandığı, işçi sınıfının sayısal olarak büyüdüğü ve sendikal örgütlenmenin geliştiği bir dönemdi. Bu süreçte kurulan DİSK, işçilerin ekonomik ve demokratik hakları için mücadele eden önemli bir güç haline gelmişti. 

1963-1971 yılları arasında sendikalı işçi sayısı yaklaşık 296 binden 1 milyon 200 bine yükselirken, sendikalaşma oranı da yüzde 10,8’den yüzde 29,6’ya çıktı. İşçi hareketinin büyümesi, grevlerin yaygınlaşması ve DİSK’in giderek daha etkili bir konuma gelmesi sermaye çevrelerinde ve siyasi iktidarda rahatsızlık yaratıyordu. 

1970 yılında Sendikalar Kanunu ile Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu’nda yapılmak istenen değişikliklerle işçilerin sendika seçme özgürlüğü fiilen sınırlandırılmak, DİSK’in etkisi kırılmak ve sendikal hareket belirli bir çerçeve içine alınmak isteniyordu. İşçiler bu girişimi yalnızca teknik bir yasal düzenleme olarak değil, örgütlenme haklarına yönelik doğrudan bir saldırı olarak değerlendirdiler. 

Tepki kısa sürede fabrikalardan taşarak Türkiye tarihinin en büyük işçi eylemlerinden birine dönüştü. 

15 Haziran sabahı İstanbul ve Kocaeli’nin sanayi bölgelerinde on binlerce işçi fabrikalardan çıkarak yürüyüşe geçti. Kartal’dan, Gebze’den, Bakırköy’den, Levent’ten ve çeşitli sanayi havzalarından işçiler kollar halinde kent merkezlerine yöneldi. 

16 Haziran’da direniş daha da büyüdü. Üretim birçok işyerinde durdu. DİSK yöneticileri başlangıçta yaklaşık 20 bin işçinin katılımını beklerken, eylemler kısa sürede yüz bini aşkın işçinin katıldığı kitlesel bir harekete dönüştü. Çeşitli araştırmalarda direnişe katılan işçi sayısının 100 bin ile 150 bin arasında olduğu belirtilmektedir. 

İşçiler yalnızca ücretlerini değil, sendikal haklarını ve örgütlenme özgürlüklerini savunmak için sokaklardaydı. Güvenlik güçleriyle çatışmalar yaşandı, yüzlerce kişi gözaltına alındı, yaralananlar oldu. Yaşanan olaylarda üç işçi, bir polis ve bir esnaf yaşamını yitirdi. 

Direnişin büyüklüğü karşısında hükümet İstanbul ve Kocaeli’nde sıkıyönetim ilan etmek zorunda kaldı. Ancak baskı önlemleri işçi sınıfının verdiği mesajı ortadan kaldıramadı: İşçiler kendi örgütlerine ve sendikal haklarına sahip çıkacaklarını bütün ülkeye göstermişti. 

15-16 Haziran Direnişi’nin önemi yalnızca katılımcı sayısında değildir. Bu eylem, Türkiye işçi sınıfının bağımsız bir toplumsal ve siyasal güç olarak sahneye çıktığını göstermiştir. Direniş; 

• Sendikal hakların işçiler için vazgeçilmez olduğunu ortaya koymuştur. 

• İşçi sınıfının örgütlü olduğunda üretimden gelen gücünü kullanabileceğini göstermiştir. 

• Türkiye emek hareketinin mücadele geleneğinde kalıcı bir yer edinmiştir. 

• Sonraki kuşaklara örgütlenmenin ve dayanışmanın önemini hatırlatan tarihsel bir miras bırakmıştır. 

• Nitekim daha sonra Anayasa Mahkemesi, direnişe neden olan yasal düzenlemelerin önemli bölümlerini iptal ederek işçilerin mücadelesinin hukuki sonuçlar da doğurduğunu göstermiştir. 

BUGÜNÜN VAHİM TABLOSU

15-16 Haziran’ın üzerinden yarım yüzyıldan fazla zaman geçti. Bu süre içinde Türkiye işçi sınıfı hem sayısal olarak büyüdü hem de çalışma yaşamı köklü dönüşümler yaşadı. Ancak işçi hareketinin örgütlülük düzeyi aynı ölçüde gelişmedi. 

Özellikle 12 Eylül 1980 darbesi sonrasında sendikal hareket ağır baskılarla karşı karşıya kaldı. Grev hakkı sınırlandırıldı, örgütlenme süreçleri zorlaştırıldı ve sendikalaşma oranları geriledi. Neoliberal politikalar, taşeronlaştırma, esnek çalışma modelleri ve güvencesiz istihdam biçimleri emek piyasasının temel özellikleri haline geldi. 

Bugün çalışma yaşamı düşük ücretler, yüksek enflasyon karşısında eriyen gelirler, uzun çalışma saatleri ve yaygın güvencesizlik sorunlarıyla şekilleniyor. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın 2025 yılı verilerine göre Türkiye’de kayıtlı işçi sayısı 16 milyon 864 bin 733’e ulaşmış durumda. Bunların yalnızca 2 milyon 524 bin 547’si bir işçi sendikasına üye. Başka bir ifadeyle resmi sendikalaşma oranı yüzde 14,97 düzeyinde bulunuyor. 

Ancak bu oran gerçeğin yalnızca bir bölümünü yansıtıyor. Sendika üyeliği ile toplu iş sözleşmesi kapsamındaki işçi sayısı arasında ciddi bir fark bulunuyor. Milyonlarca işçi herhangi bir toplu pazarlık mekanizmasının dışında çalışıyor. Özellikle özel sektörde sendikal örgütlenmenin önünde işten çıkarma tehdidinden uzun yetki süreçlerine kadar uzanan çok sayıda engel varlığını sürdürüyor. Oysa 15-16 Haziran’a giden dönemde sendikalaşma oranı yaklaşık yüzde 30’a ulaşmış, işçi hareketi ülkenin en dinamik toplumsal güçlerinden biri haline gelmişti. Bugün ise işçi sınıfı sayısal olarak tarihin en büyük büyüklüğüne ulaşmış olmasına rağmen örgütlülük düzeyi aynı ölçüde gelişebilmiş değildir. 

Buna rağmen son yıllarda metal işçilerinden kuryelere, belediye emekçilerinden sağlık çalışanlarına kadar farklı sektörlerde ortaya çıkan grevler, iş bırakma eylemleri ve hak mücadeleleri işçi sınıfının taleplerinin ortadan kalkmadığını göstermektedir. Artan hayat pahalılığı, gelir dağılımındaki eşitsizlikler ve çalışma koşullarına ilişkin sorunlar emek mücadelesini yeniden güncel hale getirmektedir. 

15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi, Türkiye işçi sınıfının tarih sahnesine attığı en güçlü imzalardan biridir. Bu direniş, sendikal hakların ve örgütlü mücadelenin kendiliğinden kazanılmadığını; bedeller ödenerek elde edildiğini hatırlatmaktadır. Bugün 15-16 Haziran’ı anmak, yalnızca geçmişe saygı göstermek anlamına gelmez. Aynı zamanda emekçilerin insanca yaşam, adil ücret, güvenceli çalışma ve örgütlenme hakkı mücadelesinin günümüzdeki önemini hatırlamak demektir. 56 yıl önce yüz bini aşkın işçi sendikal haklarına sahip çıkmak için fabrikalardan sokaklara çıkmıştı. Bugün emek hareketinin önündeki temel görev, farklı sektörlerde parçalanmış halde bulunan işçileri ortak haklar ve ortak talepler etrafında yeniden örgütleyebilmektir. 15-16 Haziran’ın en büyük dersi budur: İşçi sınıfı örgütlü olduğunda yalnızca kendi kaderini değil, ülkenin tarihini de değiştirebilir. 

Haberin tamamını Birgün üzerinde oku