Tacim ÇİÇEK
İçel Toroslar Belediyesi’nin öncülüğünde, yirmi dört öyküsü beyaz perdeye aktarılmış ve kişisel dostluğum da olan yazar ağabeyim/iz Osman Şahin (Arslanköy/Mersin, 1940) adına ‘Osman Şahin Öykü Ödülü’ kotarılması ve yaşatılacak olması çok kıymetli. Buna öncülük edip gerçekleşmesini sağlayanlar da çok iyi yapmış. Çünkü Türk edebiyatının özgün toplumcu gerçekçi öykücülerinden biri Şahin. Yürük asıllı. Köy Enstitüsü geleneğinden yetişmiş bir eğitimci. Doğu, Güneydoğu ve Toroslar’daki gözlemlerini modern hikâyecilikle harmanlamış özgün bir öykü damarımız. Bu damar Sabahattin Ali ile başladı.
Antolojiler ve seçkiler hazırlayanların beğenilerinin sonucudur, bu yüzden de hazırlayıcıların ve jüri üyelerinin beğenileri sorgulanmaz genelde, sorgulanmamalı da ama bu da bir yere kadar. Belirli bir tema, konu veya konsept etrafında yazılan çeşitli öykülerin bir araya getirilip yayımlandığı derleme eserlere ya da projelere verilen isimdir seçki. Direkt olmasa da öykü yarışmalarına katılan öykülerden kotarılan kitaplar da bu anlamda birer seçkidir. Yazın veya sanatta, farklı yazar, şair veya sanatçıların eserlerinden özenle seçilerek oluşturulmuş derleme veya seçki anlamına gelen şiir veya öykü antolojileri bu dediğimin dışındadır tabi ki.
Mersin’deki Lil Yayınları etiketiyle okurla buluşturulan Osman Şahin Öykü Ödülü Kitabı (Mayıs 2026) 503 öykü arasından seçilen 13 (ilk üçü derece, diğerleri de mansiyon) öyküden oluşuyor. 122 sayfa. Özenli kapağı, basımı ilk etapta ortaya iyi bir işin çıkarıldığı izlenimini uyandırdı. Ama okudukça da hayal kırıklığı yaşadım. Sözümün başında seçkiler ve antolojiler hakkında düşündüklerim elbette doğru ama Belediye Başkanı adına yazılan önsözdeki, ‘Titizlikle yürütülen değerlendirme süreci sonucunda, seçici kurul tarafından ilk üç eser ödüle layık görülmüş, ayrıca 10 eser de mansiyon ödülü almaya hak kazanmıştır. Böylece bu kitapta yer alan 13 değerli öykü, edebi nitelikleri ve özgün anlatımlarıyla dikkat çeken seçkin bir seçkiyi oluşturmaktadır’ ile Seçici Kurul Sözcüsü yazar Turan Ali Çağlar’ın, ‘Yarışmaya 503 öykü geldi. Bunların 25 tanesi öykü formatında değildi, elendiler. Büyük çoğunluğu ki belki 300’den fazlası; daha önceki yarışmalara gönderilmiş ama kazanamamış, özellikle pandemiden önceki yarışmalara gitmiş öykülerdi. Özensiz yazılmışlardı. Sözcükler bitişik, cümle, paragraf kavramı bulunmayan, çalakalem yazılardı. Yazdıktan sonra dönüp bir kere bile okunmadan gönderilmişti pek çoğu. Yanlışların altlarını çizerken o kişiler adına üzülmüştüm.’ (koyulaştırma ve italikler bana ait, ama alıntıdaki maddi dilsel yazım yanlışları da yazarına…) cümleleri tam da bu iki alıntıdan dolayı düşüncelerimi ifade etmeme neden oldu. Çünkü öykülerin çoğu bu alıntıları tersyüz edecek, hatta çürütecek kadar sorunluydu. Üstelik de pek çok bakımdan.
Şimdi, söyleyene değil söyletene bak anlayışında bir tutumla öykülerde gördüğüm olumlulukları ve olumsuzlukları sıralayacağım. Olumsuzluklar yazanlarının gözünden kaçmış, seçenlerin de… Ama kitabın künyesinde bir editör adı var; ya okumadan düzenlenmiş öyküler ya da onun da gözünden kaçmış. Ben şöyle düşünürüm: Bir yazar yazdığından fazlasını bilmek zorundadır. Davet edildiği yerde ihtimal ki yapacağı sunum hakkında dinleyenler arasında kendinden konuya daha hâkim olanlar olabilir. Editör de yazardan fazlasını bilmek zorundadır ki yazılanlardaki maddi ve dilsel hataları görüp düzeltebilsin diye. Eleştirmen de editörden ve yazardan fazlasını bilmek zorundadır.
Şöyle der Şolohov: Bence, saygınlığı ya da yaşı ne olursa olsun hiçbir yazar kendisi için bir ayrıcalık isteğinde bulunamaz. ’Yanlış yapma özgürlüğü’ne gelince; eğer bir kolektif çiftlikte grup önderi yanlış yaparsa, çiftlik başkanı onun yanlışını düzeltecektir. Bu bir yerel nitelikte bir yanlıştır ve diğer insanlara zarar vermeyecektir. Yazar yayımlanan bir çalışmasında yanlış yaparsa binlerce okuru yanlışa sürükleyecektir; işte mesleğimizin tehlikesi burada yatar. (Yazarın Sorumluluğu, De Yayınevi-1983)
Şimdi asıl konuya geldiğimizde…
Birincilik ödüllü Buğu öyküsü iyi ama... Başlangıçta Türkçedeki üç temel zaman geçişleri açısından sorunlu olsa da... Eylemin geçmişte, şimdiki zamanda ve gelecekte, yani her zaman yapıldığını veya yapılacağını belirten geniş zaman ile şimdiki zaman geçişleri doğru olmamış ve birbirinin yerine kullanılmış. ‘Şimdi o kilimler. (…) …evin misafir odasında duvardan asılı.’ Burada ‘duvardan’ olması gerekmiyor. Olacaksa da ‘duvara/duvarda’ biçiminde olmalıydı. Öykünün sonunda ‘…yarın sabah yine binecek minibüs vardı,’ yazılmış. Bineceği olmalıydı. Dudu’nun içsel duygularına dikkatimizi çeken bu çalışma ne yazık ki mansiyon alan birkaç öykünün de gerisinde.
İkincilik ödüllü Yabancılarla Türkçe Yolculuğu düpedüz bir anı/yaşanmışlık öykü değil asla. Tabii ki anılardan/yaşanmışlıklardan öyküler yapılabilir. Edebiyat tarihindeki pek çok büyük eser, yazarların kendi hayat hikâyelerinden ve gözlemlerinden soğurulmuştur. Ancak gerçek bir anıyı doğrudan kâğıda dökmek onu “öykü” yapmaz. Anının sanatsal bir süreçten geçerek yeniden şekillendirilmesi gerekir. Anılarımızı kurmaca öykülere dönüştürürken dikkat etmemiz gereken noktalar var: Anı, yaşanmış olayları olduğu gibi aktarma sorumluluğu taşır. Öykü ise gerçeklerden esinlese bile hayal gücüyle yeniden inşa edilir. Anılar genellikle birinci tekil şahıs ağzından yazılır. Öyküde ise anlatıcıyı değiştirebilir, olaylara tamamen dışarıdan bakan üçüncü bir göz eklenebilir. Bu açıdan baktığımızda anı bir öykü olmamış. Üstelik de yanlışlarla dolu. ‘…sınıfın içi sessizliğe gömüldü’ demiş örneğin. İler tutar yanı yok. Demek istediğini anlamamız gerekmiyor. ‘Sınıftakiler’ aklına gelmemiş gibi. Pek çok tarzda yazılabilirdi bu cümle ama böyle değil.
Çünkü günlük konuşma dilinde yerli yersiz sözcüklerden oluşan cümlelerle birbirimizi anlayabiliriz ama konuşma diline hâkim değilsek yazdığımız savruk ve anlaşılmaz olabilir. İşte bu yüzden dünyanın her dilinde bir de ‘yazı dili’ var. ‘Sanki şarkı Türkçe değil de baştan onun dilindeymiş gibiydi.’ ‘Baştan’ sözcüğü olmasaydı ve ayrı anlamı olan ‘dilindeymiş’ de ‘dilindenmiş’ olsaydı, bir yere kadar doğru diyecektim. ‘Sanki şarkı onun dilinde yazılmış gibiydi,’ demek istemiş ama maalesef cümle yanlış ve bozuk. ‘Sınıf sessizleşti,’ olmaz, sınıf cansız ve hikâyeyi de yazandan dinlemiyoruz okuyoruz; aklımıza ilk önce sözcüklerin gerçek anlamı gelir; bu yüzden de ‘sınıftakiler…’ olmalıydı. Sınıf sözcüğünün eş anlamlısı derslik ve şube olduğunu biliyoruz. Ama ikisini aynı cümle ve paragraf içinde kullanılmasını da görmezden gelelim. ‘Dil, bazen öğretmenin anlattığından değil, öğrencinin kalbinden öğrenilir.’ İtalik yaptığıma bakalım ve soralım: Bu doğru bir cümle mi? diye. ‘…öğrenci kalbinden öğrenir,’ deseydi doğru olacaktı cümle. ‘Daha özgür bir nefes almak istiyorlardı’ diyor ‘İkisi daha özgür nefes almak istiyordu’ diyecekken. ‘Türkçe’den’ demesini de görmeyelim ama ‘Bazı insanlar ülkelerinden memnun olmasa da değerlerini yanlarında taşır’ cümlesine de gözümüzü açalım. ‘Değerler’ eşya mı ki yanlarında taşıyorlar? diye soralım. ‘Bir gün tahtaya “Ağrımak” fiilini yazmıştım. Örnek cümle kurmalarını istedim. Arka sıralardan biri yüksek sesle söyledi.’ Bu cümlelerin geçtiği sayfada daha pek çok hata var da… Temel zaman yanlışını da görmezden gelelim, peki ‘sıralardan biri nasıl sesleniyor’ diyelim. ‘O küçük çocuk sınıfta dolaşırken sanki gerçekten güneş gibi bir sıcaklık getiriyordu.’ Bunun gibi yerli yersiz, yanlış cümle o kadar çok ki… Demek istediği şu: ‘Küçük çocuk sınıfta dolaşırken güneş gibi sıcaklık saçıyordu.’ İşte sözcükleri yerinde kullanmadığımızda böylesi yanlışlar kaçınılmaz olur. Özetle, baştan sona yazım ve teknik hatayla dolu bir anı, üstelik de ‘öykü’ diye ikincilikle ödüllendirilmiş… Üçüncülük ödülü verilen Dereköylü Handan devede kulak misali teknik ve noktalama hataları olan bir öykü, derecesini de hak etmiş.
MANSİYON ALAN ÖYKÜLERE GELİNCE…
Kırlangıç Mevsimi adlı öyküde dizgiden ve sayfa düzenlemesinden kaynaklı pek çok hata var. Bu yüzden de kimi cümleler bölünmüş ve bir alt satıra düşmüş. Tırnak içindeki cümlelerden sonra gelen ‘dedi, diye, diyerek, dedikten, dediği…’ gibi sözcüklerin de ilk harfleri hep büyük yazılmış. Ve bu sözcükler kendisinden önceki cümlelere eklenecekken bir altta kalmışlar. Ay gibi özel isimler de küçük harflerle yazılmış hep. Sonuna gelen ekler de ayırma işaretiyle ayrılmayıp bitişik yazılmış. Bu aksaklıklara rağmen senaryo dilli anlatımlı iyi bir hikâye...
Keçi Şekspir de bir anı ve yaşanmışlık ama asla öykü değil yazılmış olmasına rağmen. ‘İçini de susamdır, kadife çiçeğidir, begonvilidir süslemişler,’ cümlesi bir günlük konuşma dili, yazı dili değil.’ ‘İçini de susamla, kadife çiçeğiyle, begonville süslemişler’ biçiminde olması gerekirdi. Ayrıca özel isim yazımı ve noktalama işaretlerine dair hatalar da var.
Son Mektup ise ‘İçimizde yazısı güzel olan varsa sevdiklerinize ve yakınlarınıza duygularınızı, düşüncelerinizi kısa olmak kaydıyla başlasın’ gibi bozuk bir cümleyle başlayıp devamında da aynı yazım yanlışları ve gereksiz cümle tekrarlarını barındıran ve öykü olmadığını, hatta hiçbir şey olmadığını sergileyen bozuk cümleler yığını. Hele her kişinin, hiçbir çağrışım yapmayan ‘Nefesim zamansız ağırlaşıyor gözlerimde…’ ile iç dökmesi anlaşılır gibi değil. ‘Sırtını rüzgâra yaslanmış meyve ağaçları…’, ‘…kulağını çekeceksin disiplin seslerin.’ Bazen ‘yer altı’ bazen ‘yeraltı’, ‘bağbozumu’, ‘sesiz gözyaşları’ gibi yanlışları olan bu ‘şey’ neden ödüllendirilmiş anlamak zor.
Zap Suyu Derin Akar da yazanın çok eski birkaç anısından veya ihtimal ki büyüklerinin yaşadıklarından oluşmuş bir anlatı, öykü değil. Tür isimleri özelmiş gibi (‘…önce Kaymakamlıktan…’, ‘Bir de Kamyonet almış…’, ‘…bir Cıslavet ayakkabı…’ Ptt Müdürü, Banka Müdürü, Tekel Müdürü) yazılmış, özeller de (Irak Hükümetinden, öğretmen Murtaza, bakkal İsmail, Zap suyu) biçiminde… Ayrıca ‘bir gün’ biçiminde yazılması gereken sözcük de ‘birgün’ biçiminde yazılmış. Sadece bunlar da değil, pek çok yazım ve noktalama işareti hatası var.
Mehrdad’ın Hafızası, Pervaza Kalan Yarım, Işık Yarası, (tek bir yerde hep büyük harfle yazılan Kara Oğlan, sonda Kara oğlanın biçiminde yazılmış) Kolan, (Velim/Veli’m, çiğ/çiy damlaları… Koyu renk yazarın hataları) Mercan Yokuşu, Hiçbir Şeyden Her Şeye (keşke yavru kaplumbağaya ‘çocuk’ denilmeseydi) bence her açıdan kusursuz öyküler.
EZCÜMLE:
Değerli büyüğümüz ve has yazar Osman Şahin adına öykü ödülü konulması başta da belirttiğim gibi çok kıymetli ama daha ilk yarışmanın sonunda onun öykücülüğüne teğet bile geçmeyen, üstelik hatalarla dolu öykülerin(!) seçilmiş olması amaçlanan güzelliği gölgede bırakmış, maalesef. Umarım bir dahaki yarışmada jüri de, kitabı oluşturanlar ve editör de üzerine düşeni yaparlar.