← Gündem akışına dön
Birgün
Birgün
8 saat önce

Mağlubiyet kendiliğinden gelmez

Cumartesi günü yazdığım yazıya şöyle başlamıştım: “2026 Dünya Kupası'ndaki ilk rakibimiz olan Avustralya'nın yabana atılacak bir takım olmadığını belirterek yazmaya başlamak doğru bir giriş olacaktır.” Demiştim.

Biraz bunun gerekçelerini incelemek iyi olur sanırım…

Öncelikli olarak, millî takım üzerine yüklenen beklentinin karşılığının doğru olmadığını söylemek gerek, ama bunun da anlaşılması gerek…

Milli takımın toplam değeri 473 milyon avrodur. Arda 90 milyon avro, Hakan 40 milyon avro, Kenan 45 milyon avro, Orkun 28 milyon avro, Kerem 20 milyon avro, Barış 20 milyon avro ve Merih 14 milyon avro. Bu nokta önemli; 7 oyuncunun toplam değeri 257 milyon avro, geri kalan 19 futbolcunun değeri ise 216 milyon avrodur. Yani, 7 futbolcunun toplam değeri takım değerinin %54,3’üne denk gelmektedir. Diğer 19 futbolcu ise takım değerinin %45,7’sine denk gelmektedir.

Şuraya gelmek istiyorum: millî takım kadrosu mevkilere göre dağılımı ve takım içindeki kadro istikrarları öyle çeyrek final, yarı final üzerinden bir beklentiyi karşılayacak kadar tutarlı değil. Buradaki ayrışma sadece 26 kişilik kadro içinde tutarsız değil. Aynı zamanda ilk 11 üzerinden de tutarsızlığa sahiptir.

Tekrar Cumartesi yazısına dönersek: “Bizim futbol kurgumuzda, önde set oyununda topa sahip olma beceresindeki kopukluklar, top kaptırıldığında defansımızın arkasına atılan paslarda çabuk ve süratli oyuncular karşısında oldukça sıkıntı yaşamaktayız. Bu anlamda, bu iki oyuncuya dikkat edilmesi gerekliliğini ortaya koymaktadır. Venezuela maçında bunun sıkıntılarını yaşadık. Zaten zaaf noktamız, özellikle defansın merkezindeki iki oyuncunun hamle hataları ve pozisyonu doğru alamamalarından kaynaklanmaktadır. Topun kaptırıldığı yerdeki baskı bu sıkıntıyı giderebilecek bir taktiksel hamle olabilir.”

“Afrika kökenli oyuncuların sürat ve çabukluğa dayalı fiziksel özelliklerinin maça direkt katkısıdır. Bu konuda, Irankunda ve Toure ciddi farklılıklar yaratmaktadır.” Maalesef sonuca direkt etki eden unsur oldu.

Bu noktada özellikle Merih ve Abdülkerim merkez oyunundaki zaafları milli takımın kaybetme nedenidir. Diğer bir husus İsmail’in taktiksel savunmadaki Zeki arkası pozisyonunu almadaki zamanlama hatasıdır. Çünkü Arda sol çizgi gibi başlamasına rağmen sürekli içeriye kat ederek 10 numara pozisyonuna geldi, bu sırada Zeki kanat oyununa geçerek hücum aksiyonunun tamamlayıcısı oldu. Üçüncü bölgedeki set oyunu kırılganlığını iyi bilen Montella, İsmail’i merkezde tutarken, sağbek arkasının savunma zaafını kapatmak için kullanmak istedi, fakat bir gecikme pozisyonu Merih’e götürdü ki en büyük sorunun olduğu noktaydı ve gol kaçınılmaz olarak geldi.

Diğer en önemli sorunumuz, sol kenardaki en büyük hücum zenginliğimiz olan Kenan Ferdi ikili oyunun ilk yarıda olmamasıydı. “Kenarlardaki bek hücum oyun kombinasyonu rakibin bölgeye çoğalma hamlesine neden olacağından, oradan içeriye geçişlerde hata yapmazsak avantaj yakalayabiliriz. Ferdi-Kenan oyunu bu noktada fark yaratabilir. Merkezde Arda, Hakan ve Orkun oyunu belirleyici özellik taşımaktadır. 3 farklı oyun stili zenginlik katacağı gibi, Arda’nın asistleri ve dripling ile rakibi eksiltmesi, Hakan’ın ters uzun topları ile şut atma becerisi ve Orkun’un şut atma becerisi ile arkaya yaptığı topsuz koşular skora yansırsa maçın belirleyici biz oluruz.” Diye cumartesi günü bir saptamada bulunmuştum.

Kenan’ın sakatlığı ve Barış’ın Ferdi ile ikili oyunun alışkanlık dışı olması oyunun tutmamasına neden olurken, Barış’ın istenilen performansa çıkamaması nedeniyle sonuca ve oyuna direkt etki etti.

Buraya kadar, bir önceki yazımı da kullanarak teknik analiz yapmaya çalıştı.

Ama Türkiye’de futbol adına bir gerçek vardır. Türkiye’de futbol politik bir oyundur.

Ne yaparsak yapalım, bu içeriğin değişmesi bu koşullarda hiç mümkün değil. Kimi eleştirirsek eleştirelim; süreç takımlar düzeyinde, federasyon düzeyinde bu müdahalelere açık pozisyondadır. Soyunma odalarına telefona kadar…

Ayrışma ve ayrıcalıklar bu politik beklentilere cevap verecek konuma gelene kadar zorlanmaktadır. Milli takım düzeyinde bile reklam veya müzik seçiminde bu propagandanın politik beklenti üzerine şekillenmesi tesadüf olmamalı diye tanımlayacağımız bir içerik olmadığı gibi, aksine, tamamen beklentiye cevap niteliğindedir.

Her şeye rağmen ülkemizi ve 85 milyon vatandaşı, inancı ve siyasi görüşü ne olursa olsun, her bir vatandaşı temsil eden millî takımın şansı hâlâ devam etmektedir. Reklamlardaki abartıdan ve stüdyolardaki cehaletten biraz uzak durarak, takımı sakin bırakarak yardımcı olmak belki de en doğru hamle olacaktır.

Haberin tamamını Birgün üzerinde oku