Geçen hafta ülke siyasetinde çok tarihsel bir sürecin ayak izleri su yüzüne çıktı.
CHP’nin parti içi kavgaya ya da görülmedik iç kavgaya sürüklenmesi ve buradan Cumhuriyet’in yerini Monarşiye bırakmasının kapılarının ardına kadar açılması.
NİTELİKSEL DÖNÜŞÜM!
CHP’de 21 Mayıs’tan bu yana yaşanan “iki başlılığın ana nedeni”, olaya bütüncül bakılırsa kolayca görülür ki Cumhuriyet’in kuruluş değerleridir.
Özenle belirtilmeli: O değerlerin temelinde egemenliğin gökten yere indirilerek halkın olması yatar. Bu nedenle, CHP’nin başına “seçimle gelinir”. Seçim dışı bir yöntemle CHP Genel Başkanlığına gelemezsiniz; eğer gelirseniz, CHP Genel Başkanı değilsiniz.
Kurucusu Mustafa Kemal, CHP’nin tohumlanması olan Erzurum ve Sivas Kongrelerinde ve sonrasında TBMM’lerde hep “seçim” ile başkan seçildi; Cumhurbaşkanlıklarına da seçimle geldi.
Cumhuriyet’in anlamı seçimle işbaşına gelinmesidir.
CHP’ye tarihinde ilk kez, 21 Mayıs’ta 2026’da bir kişi parti genel başkanlığına “seçim dışı” bir yolla ya da atanmış olarak getirildi.
Bunun anlamı şudur: yönetme yetkisi ya da egemenlik seçim dışı bir yöntemle de gerçekleşebilir. Bu, Cumhuriyet’in kökünün kazınması girişimidir.
İLK GÜNDEN
Atanmış Genel Başkan K.Kılıçdaroğlu (KK), karar henüz kesinleşmeden, kapılar kırılarak, biber gazı ve plastik mermiler kullanılarak ele geçirdiği daha doğrusu “işgal ettiği” Genel Merkez’de geçen Salı günü yaptığı Grup toplantısında, iki konuyu çok önemle öne çıkardı.
KK, “arınma” vurgusuyla, CHP içinde hesap soracağını açıkladı. Sonra da asıl baklayı ağzından çıkardı, Osmanlıcık yaptı.
Ancak aynı KK, 13 sene 170 gün süren Genel Başkanlığı sırasında partiye ve ülkeye verdiği ağır zararların hesabını vermesi gerektiğini, kendisini atayanlardan aldığı güçten olacak, aklına bile getirmedi.
Atanmış CHP’yi içinden çökertmeye çok hızla başladı. Genel ve parti içi yasa, tüzük ve yönetmelik düzenlemeleri göz ardı edilerek, ikisi CHP Grup başkanvekili dokuz milletvekilinin ve iki belediye başkanının, Tanju Özcan (Bolu) ve Serkan Tuncer (Mezitli) partiden “kesin çıkarılması” için işlem başlatıldı. Bunları diğer çıkarmaların izleyeceği saklanmıyor.
Öyle görülüyor ki CHP’ye, yerel yönetimlerde iktidar olmasının ve E. İmamoğlu’nu Cumhurbaşkanı adayı göstererek, “iktidara yürüyüşünün” karşılığı ödetiliyor.
CHP’nin yok edilmek istenmesinin ikinci, ancak asla ikincil olmayan nedeni, KK’ın aynı Grup toplantısında,
“Osmanlı’nın topraklarına bakın. Türkiye o coğrafyaya gitmek, o coğrafyada kendi kişiliğini geliştirmek zorundadır” sözlerinde saklıdır.
Öncelikle belirtelim, bu sözler de egemenliğin kaynağının seçim olmaktan çıkarılmak istenmesi gibi Cumhuriyet’in bir kuruluş ilkesinden sapmayı içeriyor. Cumhuriyet, başta komşular olmak üzere tüm ülkelerle barış ilkesine dayanır.
İçinde büyük yıkım taşıyan konuya daha yakından bakalım. Aylardır, içeriğine bir türlü açıklık kazandırılmayan AKP-MHP iktidarının Terörsüz Türkiye girişimiyle ilişkili olduğu ve iktidarın giderek artan bir açıklıkla sahiplendiği bu sözler, CIA’in G. Fuller’inin ve Büyükelçi T. Barrack’ın “Osmanlı çağrışımlı Monarşi’ye dönün” ya da seçim sizin neyinize önerileriyle bire bir örtüşüyor.
Eşgüdüme bakar mısınız? Aynı Barrack, CHP’ye, el konulması üzerine şu açıklamayı yapıyor: “ABD-TÜRKİYE ortaklığı iyi sonuçlar veriyor, pek çok ortak hedefimiz var”.
Nitekim CHP’nin seçilmiş Genel Başkanı Özgür Özel, katıldığı Halk TV programında (11.06) “CHP’ye yapılanları” çok doğru bir saptamayla CHP’nin bu sürece “katılmamasına” bağlıyor.
Özenle bir kez daha belirtilmeli; CHP’ye yaşatılanlar, Cumhuriyet’e karşı Monarşi kavgasıdır.
Bu kavgayı eninde sonunda Cumhuriyet’in kazanacağı kesin olmakla birlikte, bunun bir an önce gerçekleşmesi için toplumun, Cumhuriyetin değerlerini özümsemiş tüm kesimlerinin birlik ve dayanışma içinde ve çok yoğun bir biçimde çalışılması gerekiyor.
Son olarak, şu sırada Doğu Karadeniz’deyim, suyun başında olan iç ve dış Monarşistler şunu kesinlikle bilmelidirler ki, buralarda dere çok ve dereler, kısa kesintiler dışında, tersine akıtılamıyor.