← Gündem akışına dön
Birgün
Birgün
17 saat önce

Bir musibetten bir hayır doğar mı?

Uzun süredir yazmıyorum; bu ülkede yıllardır olayları değişse de anlamları değişmeyen şeyleri yinelemenin ötesine geçilmiyor maalesef. Oysa konuşulacak ve yapılacak şey, bu düzenin ne hale geldiği değil, bu düzenin değişmesi… Bu konuda bir şeyler söyleyince de ya aykırı oluyor ya da hayali kalıyorsunuz!... Yeniden söz edince, düzen değişikliği denilince aykırı, ütopik, hayali nasıl olunmayacak, onu da ben bilmiyorum!...  

Susmak iyi de, bazen dolup taşıyor insan. Bu nedenle mutlak butlanı da, yalnız hukuk dışı bir musibet olarak değil, yeni bir düzene açılma umudu olarak görüp bir şeyler yazayım dedim. 

Yine bir çıkmaz sokağa saplandık. Mutlak butlan karşısında Özgür Özel ve yanındakilerle birlikte Türkiye’de demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü ve laiklikten yana olanlar da daha karanlık bir gelecek korkusu içine girdiler. CHP yine kendi içinde kavgaya  girişirken, toplum da, CHP’nin haline bakıp üzülmenin dışında bir de  “Anayasa mı değişecek, baskın seçim mi gelecek, ömür boyu başkanlık rejimine mi mahkûm olacağız” diye düşünüp kaygılanmaya koyuldu. 

Özel ve yanındakilerin CHP’yi şaibeli ellere bırakmamak için ciddi bir mücadele verdiklerine kuşku yok.  Örneğin butlan kararının tüm çarpıklığına karşın, “peki madem öyle, bundan sonrasını konuşalım” dediler. Yapılacak tek şey yeni bir kurultay yapmak olduğuna göre, yeterli imzayı topladılar, kurultayı zorlamak için Parti Meclisi’nden istifa ettiler, Kemal Kılıçdaroğlu (KK) ile görüşme ve uzlaşma sağlamaya çalıştılar; hiç biri işe yaramadı. 

YARAMADI, YARAMAYACAK DA…

Neden derseniz, bir düşünün… KK ve etrafındakiler bunca kınamayı, hakareti, itibar kaybını, hain diye suçlanmayı üç beş aylık bir ikbal için mi sineye çektiler, dersiniz? Olabilir mi? Bırakınız bunca yıllık iyi kötü siyasal deneyimi olan birini, biraz aklı çalışan herhangi bir kimse bu kadar kısa sürecek bir zafer için bunca gözden düşmeyi göze alabilir mi? Zaten gidici olmayı kabullenselerdi, kayyumluğu kabul etmemek dahil çok farklı davranırlardı. 

Butlan kararının, KK’nın başkanlığı kaybetmesine kadar uzanan bir strateji ve iktidarla olan bağlantısı içinde konuşulması da bunu göstermiyor mu? Bu kadar strateji ve iktidarla bağlantılar geçici bir pozisyon için mi göze alındı? 

CHP’nin tarihine, misyonuna aykırı ilişki ve bağlarla suçlanacaksınız, CHP tüzüğü ve geleneğinin gerektirdiği gibi kayyum kararına karşı çıkmak yerine saat sektirmeden koltuğa kurulup seçilmiş başkan, milletvekili, PM üyesini Parti merkezinden copla, gazla çıkartacaksınız, seçilmiş başkana gurup başkan vekilliğini bile çok göreceksiniz, aylardır hapishanelerde tutulup yargılanan belediye başkanlarınızla empati yapmak yerine ”arınmadan“ söz edeceksiniz, karşınızda yer alanların partiden ihracınız isteyeceksiniz, Parti tüzüğü gereği yapılması gerekenlere “tedbir kararını” bahane edip  karşı çıkacaksınız ve tüm bunları birkaç ayda bitecek bir koltuk için yapacaksınız!… 

MÜMKÜN MÜ?

Mümkün değilse, KK ve etrafındakilerin CHP’yi bırakmamak üzere yola çıktıklarını da hesaba katmak gerekiyor. 

Kılıçdaroğu’nun siyaset adamlığından çok devlet memurluğunu öne çıkaranların unuttukları bir şey var; devlet memuru riski sevmez… KK’nın tüm başkanlık döneminde de risk almaktan kaçınıp “orta yolcu” olmayı seçtiği biliniyor. Seçimlerde gösterdikleri adaylar bile bunu anlatmakta.  Bugün de KK ve etrafındakileri, daha önce yerden yere vurdukları iktidarı ve hukuk düzenini -ya da, her neyse devlet aklını- kabul ederken, oradan gelecek himaye ya da garantiye güvendiler. Kendiliğinden bırakacakları da düşünülemez. 

Hukuka saygılı davranma kisvesi altında  “tedbir” kararına sığınıp durmaları da bunu gösteriyor. İstense tedbir kararını ortadan kaldırmaları işten değil. 

Yeni bir düzen, yeni bir siyasal anlayış deyince, ilk olarak, Özel’in ve yanındakilerin, onlarla birlikte bu ülkede insan hakları, hukukun üstünlüğü, demokrasi ve laiklikten yana olanların, vakit geçirmeden -çünkü vakit bu musibetten yana olanların lehine işlemekte- toplumsal muhalefeti kucaklayacak ve ikna edecek biçimde yeni bir parti kurulması için yola çıkmalarından söz etmek istiyorum. Yeni bir parti; çünkü CHP içinde yeni bir siyasal anlayışa varılamayacağı gibi, siyasette ve anlayışta yenilik yalnız CHP’lilerle de olmaz. 

KK’nın tavrı ortaya çıkınca üyesi olduğum Eşik Platformu’nda, -KK’nın bu yola boş yere baş koyamayacağını düşünerek- daha ilk günden ÖÖ’nün ve onun yanında yer alanların Parti’den istifa edip KK’ya içi boşalıp kabuk haline gelmiş bir örgüt bırakmalarının doğru olacağını yazmıştım. Partili kadınlar katılmadılar bana; bu karar kolay değildi çünkü. Ne var ki, ÖÖ ve arkadaşlarının sürüp giden uğraşları bu çabaların boşa olduğunu yeterince gösterdi sanırım.

Bu karar hala kolay değil… CHP’ye yüklenen misyonu, örgütsel ve parasal gücü, barındırdığı insan emeğini, son yerel seçimlerde kazanılan başarıyı düşününce, bunları bırakmanın hiç kolay olmadığı açık. Erdoğan’ın bu çabaları boşa çıkarmak için elinden geleneği yapacağına da kuşku yok. Ama bazı zamanlar risk almayı gerektirir ki, bugün de öyle bir zamandayız. 

 İsmet İnönü’nün geçmişte ABD’ye kafa tutup “yeni bir dünya düzeni kurulur, biz de yerimi alırız” demesi gibi, şimdi Özel ve yanındakilerin, haklı olduğunu bilerek KK’ya ve iktidara kafa tutmaları ve Türkiye’de yeni bir düzeni kurmak için yola çıkmaları zamanı…

Musibeti hayra dönüştürmek zamanı diye düşünmek de mümkün. Kolay değil ama, siyaseti, dilinden örgütlenmesine, tabanından yönetimine, iddiasından programına kadar demokratikleşme yolunda dönüştürebilirlerse, mümkün.   Ve toplumun çoğunluğu da bunu bekliyor. 

Türkiye Ortadoğu ülkesi olmak yolunda hızla ilerliyor. Sandık demokrasisi bile kalmayacak diye endişe içindeyiz. Mevcut siyasal düzende bu gidişatı geri döndürecek bir siyasal güç ve siyaset yok. Buna karşın bugün olup bitenlere ve iktidarın oyununa karşı çıkan güçlü bir toplumsal duyarlılık ve toplumsal muhalefet var; şimdi, bu muhalefeti hem genişletmek hem yeni bir güce kanalize etmek her zamankinden mümkün görünmekte. 

Öte yandan dünya hızla değişiyor. Bu değişime karşı konulamaz ama bu değişimi güçten değil insandan ve demokrasiden yana yapmak için mücadele gerektiği açık. 

Bir yandan umudu kalmamış, uğraşmaya değmez diye düşündüklerinden siyasetten uzaklaşmış kitleler artıyor, öte yandan popülizm yoksul ve mağdur kitleleri fethetmekte. Bir yandan bugünkü teknoloji ile yeni imkanlar doğmakta, öte yandan aynı teknoloji yalanı dolanı arttırarak umut ve güveni mahvetmekte. Bir yandan Trump ve Putin dünyasında savaş ve kaos tehdidi büyümekte, öte yandan neoliberal politikalar yoksulluk ve çaresizlik duygusunu büyütmekte.  Bir yandan dünyada yalnız insanlar değil büyük ülkeler bile güce boyun eğmekte, öte yandan teknoloji devleri evlerin içine girerek insanları satın almakta.

 Özetle, siyasal demokrasi tehdit altında… Hepten elden gitmemesi için de demokrasiden yana olan siyasal partilerin ve siyasetin geniş kitlelerin arayış ve beklentilerine yanıt verecek biçimde değişmesi gerekmekte. Bir başka deyişle demokrasiye,  en azından, insan haklarının, demokrasinin, hukukun, eşitliğin, şeffaflığın, hesap vermenin güçlendirilmesi yönünde can suyu vermek gerekmekte. Bu saydıklarımı liberal demokrasi gerekleri… Yok liberal demokrasi yetmez, sosyal demokrasiyle yola devam edeceğiz derlerse, eşit oy hakkına gerçekten anlam ve işlev kazandırmaları, örneğin sosyal refahı, bölüşüm adaletini hedeflemeleri gibi daha büyük iddialara ihtiyaç var ki, aslına bakarsanız, ülkenin bunlara ihtiyacı olduğu kuşkusuz. 

Biliyoruz ki, sağ partilerin, düzen partilerinin demokrasiye ne oluyor gibi dertleri yok; aksine, demokrasi kaybettikçe, güven kaybolup korku ve kaygılar büyüdüğünden manipülasyon güç kazanmakta, popülizmin şansı artmaktadır. Siyasal demokrasiden yana olanlar ise, demokrasi adına olduğu gibi kendi varlıkları için de demokrasiye sarılmak durumundalar. 

Dolayısıyla yeni bir parti mi kurulur, mevcut partililerden biri ile mi yola çıkılır, bilemem!...  Mümkün olanla, daha iyi sonuç verecek olanı düşünüp, kendileri karar vereceklerdir herhalde. Buna karşın, aldıkları karar ne olursa olsun, yola çıkışlarının bu ülkede siyasal demokrasi adına bir umutlu olmasını önemsiyorum; bu da kimlerle yola çıkıldığından nelerin vaat edileceğine, bunun nasıl inandırıcı kılınacağına kadar bir çok şeyi bugünkünden farklı düşünmeyi gerektiriyor.

Örneğin, aykırı gibi görünse de, hem toplumsal duyarlık hem temsil ettikleri değerler açısından Osman Kavala, Selahattin Demirtaş, Can Atalay gibi bugünkü düzen mağdurlarını kucaklamak önemli olabilir. Bunun gibi, parası olanlara değil bu ülkede varlıkları ve eylemleriyle demokrasi için mücadele edenlere yer açacak -parasıyla bir yerlere gelenlerin Parti’yi nasıl sattıkları da ortada- bir siyasal anlayışla yola çıkmak destekleri arttırabilir. Parti içindeki görünmeyen kadın emeğinin hakkını vermek ve “eş başkanlık” sisteminden başlayarak eşitlik anlayışını hayata geçirmek çok şey değiştirebilir. Sosyal demokrasi diyorlarsa, hep üstün körü geçilen vergi adaleti meselesini ciddiye almaları inandırıcılıklarını sağlar.  

Söylediklerimi afaki, hayal, teorik bulanlar olabilir; aktif siyasetin çok farklı işlediği de bilinmiyor değil. Ancak bugün bunların ötesine geçilmesi, yozlaşmış siyasete ve demokrasinin boğazlanmasına kafa tutulması gereken gün… O nedenle hep söylediğimizi ve yaptığımızı değil, aykırı ya da hayali diye düşündüklerimizi ciddiye alıp üzerinde düşünme zamanı … Toplumun bu değişimi beklediği ve bunu değerlendireceğini söylemek de abartı olmayacaktır. . 

Haberin tamamını Birgün üzerinde oku