← Gündem akışına dön
Birgün
Birgün
18 saat önce

Toplum mühendisliğinin yeni halkası 12. Yargı paketi

DSD Kadın Koordinasyonu

Son dönemde kadınların, çocukların, LGBTİ+’ların ve tüm emekçilerin yaşamlarını doğrudan etkileyen gelişmeler, birbirinden bağımsız olaylar olarak değerlendirilemez. Kadınların kazanılmış haklarının yeniden tartışmaya açılması, toplumsal cinsiyet eşitliğinin hedef gösterilmesi, LGBTİ+’lara yönelik nefret politikalarının derinleştirilmesi, sendikal haklara dönük baskılar, ifade özgürlüğünün sınırlandırılması ve yargının siyasal iktidarın ihtiyaçları doğrultusunda yeniden şekillendirilmesi aynı siyasal yönelimin parçalarıdır. 

AKP iktidarı uzun yıllardır eğitimden yargıya, çalışma yaşamından toplumsal yaşama kadar her alanı muhafazakâr ve otoriter bir anlayış doğrultusunda yeniden düzenlemeye çalışmaktadır. Bu anlayış kadınları birey olarak değil aile içinde tanımlamakta, gençlerden itaat, emekçilerden sessizlik, LGBTİ+’lardan görünmezlik talep etmektedir. Bugün 12. Yargı Paketi etrafında yürütülen tartışmalar da bu siyasal hattın yeni bir halkasını oluşturmaktadır.

Kadınların yaşamlarını, haklarını ve özgürlüklerini tehdit eden bu gelişmelere karşı sessiz kalmıyor; son dönemde yaşananları kadınların ve emekçilerin mücadelesi açısından değerlendirmeyi gerekli görüyoruz. 

Türkiye’de uzun yıllardır torba torba, paket paket yeni yasalarla toplum siyasal İslam rejimi doğrultusunda yeniden şekillendirilmeye çalışılıyor. Bugün tartışılan 12. Yargı Paketi de bu dönüşümün yeni halkalarından biridir. Bu paket ve benzeri düzenlemelerle nasıl bir toplum yaratılmak istendiğini anlamak çok zor değildir. 

AKP iktidarı yıllardır yargıyı, eğitimi, medyayı, çalışma yaşamını ve toplumsal hayatı aynı ideolojik eksende yeniden düzenlemeye çalışıyor. Bu eksenin merkezinde ise itaat eden yurttaş, sorgulamayan toplum ve örgütsüz, ucuz emek yer alıyor. Kadınların, emekçilerin, gençlerin, LGBTİ+’ların ve farklı düşünen herkesin yaşam alanları giderek daraltılırken, hak arama mücadeleleri kriminalize edilmeye çalışılıyor. 

Bu nedenle kadınların kazanılmış haklarına yönelik her müdahaleyi, LGBTİ+’ların hedef gösterilmesini, sendikal hakların sınırlandırılmasını ya da ifade özgürlüğüne yönelik baskıları birbirinden bağımsız değerlendiremeyiz. Bunların tamamı aynı siyasal ideolojinin parçalarıdır.  

KAZANILMIŞ HAKLARIMIZ HEDEFTE

Yargı Paketi etrafında yürütülen tartışmalar da bize bunu açık şekilde gösteriyor ki kadınların yıllardır mücadele ederek elde ettiği güvenceler ve kazanılmış haklar yeniden tartışmaya açılıyor, toplumsal cinsiyet eşitliği kavramı hedef gösteriliyor ve nefret körükleniyor. LGBTİ+’lar siyasal iktidarın yarattığı kutuplaştırma siyasetinin merkezine yerleştiriliyor. Çocukların üstün yararı yerine muhafazakâr aile anlayışı esas alınıyor ve güçlü aile politikaları etrafında birey hukuku yok sayılıyor. 

"Güçlü aile" söylemi altında kadınların yaşadığı sorunların önemli bir kısmı görünmez hale geliyor. Oysa kadınlar en çok aile içinde şiddete, ekonomik bağımlılığa ve eşitsiz iş bölümüne maruz kalıyor. Kadına yönelik şiddetin önemli bir bölümü ev içinde yaşanırken, çözümün yalnızca aileyi korumaya indirgenmesi, şiddete maruz kalan kadınların korunmasını ikinci plana itiyor. 

NAFAKA TARTIŞMALARI: YOKSULLUĞUN ÜSTÜNÜ ÖRTME GİRİŞİMİ

Yine yargı paketinde olduğu gibi anayasa mahkemesi kararıyla "süresiz nafaka" ibaresinin değiştirilmek istenmesi ve bunun üzerinden yaratılmaya çalışılan algı, kadınların yaşadığı gerçek yoksulluğu, ekonomik şiddeti ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğini perdelemektedir. 

Türkiye’de kadınlar hâlâ erkeklerden daha düşük ücretlerle çalışmakta, kayıt dışı istihdama daha fazla maruz kalmakta, bakım emeğinin büyük kısmını ücretsiz olarak üstlenmekte ve boşanma sonrasında ciddi bir yoksullaşma riskiyle karşı karşıya kalmaktadır. Yıllarca ev içi emek veren, çocuk büyüten, kariyerinden vazgeçen ya da çalışma yaşamından uzaklaştırılan kadınların boşanma sonrasında ekonomik olarak korunması sosyal devletin ve hukuk sisteminin sorumluluğudur. 

Yoksulluk nafakasının süresinin sınırlandırılması yönündeki bu girişimler, kadınların ekonomik güvencesini ortadan kaldırma tehlikesi taşımaktadır. İşsizliğin arttığı, hayat pahalılığının her geçen gün derinleştiği, kadınların iş gücüne katılımının önünde sayısız engelin bulunduğu bir ortamda nafakanın kaldırılması ya da süreye bağlanması, binlerce kadını daha fazla yoksulluğa ve şiddet döngüsüne mahkûm edecektir. 

İktidarın yıllardır sürdürdüğü «güçlü aile» politikaları, kadınları birey olarak değil, aile içinde tanımlayan bir anlayışa dayanmaktadır. Oysa güçlü olan aile değil, hakları güvence altına alınmış bireylerdir. Kadınların ekonomik bağımsızlığını zayıflatan her düzenleme, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini daha da derinleştirecektir. 

İstanbul Sözleşmesi›nden çekilme kararı da bu anlayışın en somut göstergelerinden biridir. Kadına yönelik şiddetle mücadelede önemli bir uluslararası mekanizmadan vazgeçilirken, kadın örgütlerinin yıllardır dile getirdiği talepler dikkate alınmadı. Sonuç olarak kadınlar için güvenli yaşam alanları genişlemek yerine daha da daraldı. 

ARTAN KADIN CİNAYETLERİ VE ŞÜPHELİ KADIN ÖLÜMLERİ

Kadını güçlendiren politikalar yerine aile politikalarının sonuçlarını çok ağır bedeller ödeyerek görüyoruz. Her gün artan şüpheli kadın ölümleri haberleriyle uyanıyoruz. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun araştırmasına göre yalnızca son mayıs ayında 33 kadın şüpheli şekilde yaşamını yitirdi. Birçok kadın ölümü yeterince araştırılmadan "intihar" ya da "olağan ölüm" olarak kayıtlara geçiriliyor. 

En son Ağrı’nın Hamur ilçesinde 24 yaşındaki öğretmen Irmak Ayşe Koparan’ın şüpheli şekilde yaşamını yitirmesi hepimizi derinden sarstı ve kamuoyunda ciddi soru işaretleri yarattı. Irmak öğretmenin yaşamını yitirmesine giden sürecin bütün yönleriyle araştırılması, reddedilen taleplerin, çalışma koşullarının, idari uygulamaların ve varsa ihmallerin bağımsız biçimde incelenmesi tez elden yapılmalıdır. Kadın hareketinin yıllardır vurguladığı gibi her şüpheli ölüm etkin ve bağımsız biçimde soruşturulmalı, gerçekler ortaya çıkarılmalıdır. Cezasızlık kültürü sürdükçe failler cesaret bulmakta, kadınlar ise adalete olan güvenlerini kaybetmektedir. 

AKP hükümetinin kadınlara yönelik saldırıları bitmiyor. Birkaç gün önce bir kadın gözaltında çıplak aramaya maruz bırakıldığını mahkeme salonunda açıkladı. Yıllardır kadınların bedenleri üzerinde kurulan tahakküm farklı biçimlerde yeniden üretiliyor. Bir kadının bedeni üzerinde rızası dışında kurulan her denetim, her müdahale, her aşağılayıcı uygulama politik bir meseledir. Kadın bedeni üzerinde kurulan baskı ile kadınların yaşamları üzerinde kurulan baskı aynı ideolojiden beslenmektedir. Yıllardır kadınlara nasıl yaşayacaklarını, nasıl giyineceklerini, kaç çocuk doğuracaklarını söyleyen anlayış, kadın bedenini kamusal denetimin nesnesi haline getiren anlayışla aynı kökten beslenmektedir. 

YARGI BAĞIMSIZLIĞI, DEMOKRASİ VE EŞİTLİK MÜCADELESİ

Bugün kadınların yaşam hakkına, ekonomik güvencesine, beden bütünlüğüne ve kazanılmış haklarına yönelik her saldırı; emekçilerin örgütlenme hakkına, ifade özgürlüğüne ve demokratik haklarına yönelik saldırılardan bağımsız değildir. Çünkü karşımızdaki siyasal anlayış, eşitlikten değil itaatten, özgürlükten değil denetimden, laik ve demokratik bir toplumdan değil muhafazakâr ve otoriter bir toplumsal düzenden beslenmektedir. 

HAKLARIMIZ VE GELECEĞİMİZ İÇİN MÜCADELEYİ BÜYÜTECEĞİZ

Ancak kadınların mücadelesi de bu ülkenin en güçlü mücadele dinamiklerinden biridir. Kadınlar yıllardır yaşamlarını, haklarını ve kazanımlarını örgütlü mücadeleyle savundu; bundan sonra da savunmaya devam edecektir. Haklarımızı, yaşamlarımızı ve geleceğimizi korumanın yolu dayanışmayı ve ortak mücadeleyi büyütmekten geçmektedir. 

DSD Kadın Koordinasyonu olarak kadınları, LGBTİ+’ları ve tüm emekçileri eşit, özgür, laik ve demokratik bir yaşam mücadelesini birlikte büyütmeye çağırıyoruz. 

Haberin tamamını Birgün üzerinde oku