Barkın Yıldız
Sevginin, özgürlüğün ve eşitlik mücadelesinin en renkli hali olan Onur Ayı’na bir kez daha giriyoruz.
Yeni bir Onur Ayı’nı karşılarken Türkiye’deki LGBTİ+ hareketi ve lubunyalar, saray rejiminin yeni nefret kampanyalarıyla karşı karşıya. Yıllardır toplumu kutuplaştırmak ve kendi siyasal krizlerini örtmek için LGBTİ+ları hedef gösteren iktidar, bugün bunu yeni yargı paketleriyle, bizleri hedef gösteren belgesellerle ve “Aile On Yılı” gibi projelerle kurumsallaştırmaya çalışıyor.
Özellikle son dönemde gündeme getirilen ve transların sağlık hizmetlerine erişimini zorlaştırmayı, hormon tedavilerine erişim yaşını yükseltmeyi ve LGBTİ+ varoluşunu fiilen kriminalize etmeyi hedefleyen düzenlemeler, bu saldırıların son halkasını oluşturuyor. Ancak iktidarın unuttuğu bir gerçek var: Bugüne kadar sahip olduğumuz hiçbir hak bize lütuf olarak verilmedi. Her biri mücadeleyle kazanıldı.
Aileyi koruduklarını iddia edenlere sormak gerekiyor: Korumaya çalıştığınız aileyi erkek şiddetinden koruyabildiniz mi? Her yıl yüzlerce kadın erkekler tarafından öldürülürken neredeydiniz? Yoksulluk nedeniyle yaşamına son veren gençleri, geleceksizlik içinde sıkışan milyonları, tarikat yurtlarında karanlığa terk edilen çocukları koruyabildiniz mi?
Çünkü mesele aileyi korumak değil. Devlet ve sermaye ortaklığının kutsadığı o “makbul aile” modeli; kadınların görünmeyen emeği üzerine kurulan, LGBTİ+ları yok sayan ve itaatkâr bireyler üretmeyi amaçlayan ataerkil bir düzenden başka bir şey değildir. Bugün üretilen ahlak söylemleri ve nefret politikaları da çürüyen bu düzeni ayakta tutma çabasının ürünüdür.
Bu nedenle LGBTİ+lara yönelik saldırıları yalnızca bir kültür savaşı olarak okumak eksik kalır. Aynı iktidar kampüsleri kayyumlarla kuşatıyor, öğrenci kulüplerini kapatıyor, kadınların kazanılmış haklarına saldırıyor, gençleri güvencesizliğe ve yoksulluğa mahkûm ediyor. Nefret politikaları, toplumsal muhalefetin farklı kesimlerini birbirinden koparmanın ve ortak mücadele zeminlerini dağıtmanın araçlarından biri olarak kullanılıyor.
Bu nefret politikaları yeni değil, biz aynı muamelelere varoluşumuzu saklamadığımızdan beri maruz kalıyoruz. Çünkü kapitalizm dünyanın her yerinde aynı sömürü çarkıyla işler: Kadını eve kapatıp ücretsiz ev içi emeğiyle kutsal aile yapısını korumaya çalışırken, bu sınırların ve dayatılan toplumsal rollerin dışına çıkan lubunyayı ise doğrudan sistem dışına itmek, düşmanlaştırmak ister. Sınırlar ve coğrafyalar değişse de sermayenin ve ataerkinin lubunyalara reva gördüğü baskı ve kuşatma hiç değişmiyor.
İşte bu küresel sömürü düzenine karşı, 1969’da Stonewall’da polis şiddetine, yoksulluğa ve baskıya karşı direnen işçi ve yoksul lubunyaların attığı ilk taş yalnızca bir bara değil, eşitsizlik düzeninin tamamına yönelmişti. O miras yıllar boyunca dünyanın dört bir yanında büyüdü. Türkiye’de ise Gezi’de, kampüslerde, kadınların eşitlik mücadelesinde ve Onur Yürüyüşleri’nde kendine yeni yollar açtı.
Bugün fonladıkları propaganda aygıtlarıyla, çektikleri “Gökkuşağı Faşizmi” adlı kurgu belgesellerle bize nefret kusanlara, hak arayanları “faşist” ilan etmeye cüret edenlere sormak gerekir: Kendi iktidarınız uğruna toplumu kutuplaştıran, yasaklarla sokakları abluka altına alan, en temel insan haklarını suç saymaya çalışan sizler mi faşizmin karşısındasınız? Haklarını savunan, eşitlik isteyen biz lubunyalar mı faşisttir; yoksa devletin tüm aygıtlarını arkasına alıp baskının en koyusunu dayatan sizler mi? Sipariş üzerine çekilen o nefret filmleri, toplumsal hakikatin karşısında eriyip gitmeye mahkumdur.
Bugün yasaklara ve hedef göstermelere rağmen Onur Haftaları örgütleniyorsa, kampüslerde LGBTİ+ toplulukları varlığını sürdürüyorsa, nefret siyasetinin karşısında dayanışma ağları kurulabiliyorsa bunun nedeni lubunyaların geri çekilmemesi ve mücadeleden vazgeçmemesidir.
Çünkü bu iktidarın bizlere öğrettiği bir şey varsa, o da hakların sessiz kalarak korunamayacağıdır. Sokağı, kampüsü ve hayatı örgütlemeden hiçbir özgürlüğün kalıcı olmayacağıdır.
Onur yalnızca görünür olmak değildir. Onur; yasaklara rağmen bir araya gelmek, nefret karşısında dayanışmayı büyütmek, korkuya karşı mücadelede ısrar etmektir. Bugün LGBTİ+ların mücadelesi kadınların, gençlerin, işçilerin ve bu düzen tarafından dışlanan herkesin mücadelesiyle aynı yerde kesişmektedir.
Bu yüzden Onur Ayı yalnızca lubunyaların değil, eşit ve özgür bir ülke isteyen herkesin meselesidir.
Biz onurumuzu susarak değil, mücadele ederek kazanarak geldik. Tarih bizim onurlu direnişimizi, bu ülkeyi karanlığa boğan sizlerin de onursuzluğunu yazacak.