Yusuf Tuna Koç
Türkiye’de mutlak butlan kararı, ABD’nin İspanya’dan Bolivya’ya, İran’a kadar farklı ülkelerdeki çeşitli müdahaleleriyle benzer bir zamanda ortaya çıktı. Geçmişin “liberal düzen” denkleminin dünyanın her yerinde aşındığı bu dönem, karşı mücadeleyi de konjonktürel olarak düşünmeyi gerektiriyor.
ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünde on yıllardır ders vermeye devam eden, Türkiye Sosyal Bilimler Derneği Başkanı Doç. Dr. Galip Yalman ile Türkiye ve dünyada değişen konjonktürü, rejim tartışmalarını, muhalefet ve yeniden kuruluşun imkanlarını konuştuk.
Türkiye siyasetinde son dönemde yaşanan gelişmeleri, yargı krizlerini ve anayasal tartışmaları nasıl okumak gerekiyor? Medyada sıkça kullanılan "devlet aklı" veya "monarşi" gibi kavramsallaştırmalar bu süreci açıklamaya yetiyor mu?
Bugün Türkiye’de iktidar sözcüleri hariç, herkesin mutabık olduğu bir gerçek var: Cumhuriyet tarihinde görülmemiş bir yönetim krizi ve kuralsızlık hali yaşanıyor. Ancak bu durumu analiz ederken kullanılan kavramlara dikkat etmek gerekiyor. Örneğin, bazı muhalif çevrelerin veya dış basının kullandığı "monarşi" ya da "tek adam" vurguları simgesel olarak anlaşılır olsa da madalyonun arkasındaki yapısal süreci tam açıklamıyor.
Aynı şekilde, muhalif bazı yorumcuların da ağzına pelesenk olan "devlet aklı" kavramına da sol bir perspektiften eleştirel yaklaşmak şart. Kelimenin kökenine gittiğimizde bu kavram, devleti toplumun bütünlüğüne bakabilen aşkın bir özne haline getiren kurumsalcı bakış açısının bir yansımasıdır. "Devletin kendine özgü bir aklı vardır ve o akıl çerçevesinde hedefler koyar" dediğiniz an, nesnel bir yanılgıya düşersiniz. Nitekim bu kavram kullanıldığında, "Bizim dışımızda gelişmeleri yönlendiren aşkın bir yapı var" denmiş olunuyor, bu ise karşı olduğunuz sisteme, rejime - kim nasıl tanımlıyorsa - karşı çaresizliğin ifadesi olmakta.
Bu duruma sadece Marksist açıdan değil, Weberyan bir perspektiften bile itiraz edilebilir. Max Weber’in en temel tezlerinden biri, siyasi kararların bürokrasiye veya tırnak içinde o "akla" bırakılmaması gerektiği, bunun "bürokratik diktatörlük" yaratacağı uyarısıdır. Dolayısıyla ortada mistik bir "devlet aklı" yok; söz konusu olan sınıfsal ve toplumsal mücadelelerin yürütüldüğü, çatışmalı bir alan ve onun da parçası olduğu bir aygıtlar bütünlüğü.
2017 anayasa referandumuyla adı konulan bir rejimle karşı karşıya olsak da son bir yılda yapılan hamleleri bu bağlamda nasıl yorumlamak gerek? Karşımızda iddia edildiği kadar monolitik ve güçlü bir yapı var mı?
Türkiye’de 1982 Anayasası ile oturtulan otoriter devlet biçiminin değişik aşamalarını yaşadık. Otoriter nitelik baştan beri vardı. 2017 referandumuyla bu durum bir rejim değişikliğine evrildi. Tek bir imzayla cuma gecesi üniversite kapatıp, pazar gecesi bu karardan geri dönülen garabetler yaşıyoruz. Ancak bu durum, sistemin iddia edildiği gibi güçlü olmasından değil, aksine son derece zayıf bir karna sahip olmasından kaynaklanıyor. Kararların arkasında duramıyorlar; çünkü egemen blokun kendi iç katmanları arasında her konuda mutabakat olduğunu söylemek zor.
Örneğin Doruk Madencilikte yaşananlar, söz verilmesine rağmen ödenmeyen ücretler, kendine özgü bir örnek gibi görünse dahi rejimin sermaye birikim modelleriyle nasıl doğrudan bağlantılı olduğunu gösteriyor. İktidar bloku içinde siyasi iktidar ile sermayenin belli fraksiyonları, holdingler ve şirketler arasında her zaman tam bir uyum yok; orada da ciddi fay hatları ve gerilimler mevcut. Bu tür krizlerin birikmesi, mevcut yapının devamı açısından çelişkiler yaratıyor ve toplumsal mücadeleler için yeni çatlaklar sunuyor.
Üstelik bu yeni dönemde toplumsal güç dengeleri de altüst oldu. Özal’dan, Demirel’den bu yana iktidarlarla iş dünyası (TÜSİAD, TOBB vb.) arasında her zaman gerilimler olurdu. Ancak bugün gelinen noktada iktidar, sermayeyi sadece ekonomik araçlarla değil, doğrudan cezalandırma ve susturma kapasitesiyle hizaya getiriyor. Emek dünyasının, çalışanların aleyhine işleyen bu baskı mekanizmasına sadece «rejim değişikliği» demek yetersizdir. Karşımızda, adını koymakta zorlandığımız ama unsurlarını net gördüğümüz "Otoriter Devlet Biçimi 2.0" var.
Olası bir iktidar değişikliğinde muhalefetin bu "Otoriter Devlet Biçimi 2.0" karşısındaki stratejisi ne olmalıdır? Sistemi demokratikleştirmek adına nasıl bir yol haritası izlenebilir?
Olayı sadece bir rejim veya koltuk değişimine indirgemenin ileriye dönük ciddi riskleri var. Yarın bir seçim olsa ve muhalefetin adayı o koltuğa otursa bile, anayasal sistemi (üçte iki çoğunluk vb. nedenlerle) hemen değiştiremeyeceği için bir süre mevcut rejimin çerçevesinde hareket etmek zorunda kalacaktır. İşte bu yüzden meseleyi sadece kurumsal bir rejim değişikliği olarak görmemeli, toplumsal güç dengelerini emekçi halkın lehine çevirecek adımlar bugünden atılmaya başlanmalıdır.
Bu süreci "Yeniden İnşa Projesi" olarak tanımlayabilirsiniz: demokratik bir devlet biçimine geçişin yolunu açacak; sendikal hakları, toplumsal cinsiyet eşitliğini, çevre sorunlarını ve en önemlisi Kürt sorununu kapsayan bütünsel bir program geliştirmeyi düşünmek ve hayata geçirmek için ortak zeminler oluşturabilmek. "Şu an çok zor durumdayız, sıkışmış durumdayız, bunları iktidara gelince sonra konuşuruz" demek hata olur. AKP kendi hegemonyasını 2002’den itibaren kademe kademe, toplumsal zeminleri tahkim ederek kurdu. Muhalefet de alternatifi böyle inşa etmeli.
Ekonomi yönetimi de bu yeniden inşanın tamamlayıcı unsurudur. Türk ekonomisinin dış kaynaklara bağımlılığı ortadayken sadece "kamucu" demek yetmez. Bir gecede her şeyi kamulaştıramayacağınıza göre; para politikasını, uluslararası finans ilişkilerini ve devletin ekonomiye müdahale biçimlerini içeren çok kapsamlı bir paket hazırlamalısınız. Bu da ancak toplumsal güç dengelerini kendi lehinize değiştirecek bir mücadeleyle mümkündür. Sermaye çevreleri ve TÜSİAD şu an arkaya yaslanmış, aşınan bu iktidarın yerine kimin geleceğini bekliyor ve yeni dönem için kendi hesapları çerçevesinde pazarlık olanaklarını kolluyorlar. Muhalefetin geçmişten ders çıkarıp bu pazarlıklara teslim olmaması gerekir. İktidar değiştiğinde Meclis çoğunluğuna dayanarak atılacak kademeli adımlarla, ekonomik ve toplumsal kayıplar olabildiğince hızlı telafi edilmelidir.
"PARTİLER KOLEKSİYONU DEĞİL, TOPLUMSAL GÜÇLER KOALİSYONU"
Peki, toplumsal alanda bu mücadelenin aktörü nasıl şekillenebilir? Mevcut toplumsal muhalefet dinamiklerinin, sendikaların uzun zamandır güç kaybettiği hatta yer yer mücadelenin dışında kaldığı bir konjonktürde bahsettiğiniz "Birleşik Muhalefet" nasıl hayat bulabilir?
Bugün en büyük sorunlarımızdan biri toplumsal muhalefetin, sendikaların ve meslek odalarının örgütsel dağınıklığıdır. Sokakta bir halk öfkesi var ama bu öfkeyi taşıyacak örgütsel bir hat zayıf. DİSK’in sendikal mücadelede ön planda olmadığı, Türk-İş’in zaten varlığıyla yokluğunun belli olmadığı bir süreçten geçiyoruz. Adeta 12 Eylül sonrasındaki "DİSK’siz dönemi» yaşıyoruz; bağımsız sendikaların yerel direnişlerde etkili olduğunu görüyoruz. Bağımsız sendikacılık, DİSK’in 12 Eylül’de kaldırıldığı ortamda geçici bir çözümdü. Bugün yeniden ortaya çıkmaları bu açıdan irdelenmesi gereken bir durum.
Böyle bir tabloda ana muhalefet liderliğinin kitlelerle popülist, doğrudan iletişim kurma kanallarını olumlu anlamda önemsiyorum. Ancak bu tek başına yetmez. Mesele bir "partiler koleksiyonu" (Altılı Masa benzeri yapılar) kurmak değil; asgari müştereklerde buluşan bir "toplumsal güçler koalisyonu" yaratmak olmalıdır.
Eski tabirle parlamento dışı muhalefetin, sosyalist partilerin, sendikaların ayakları yere basan, somut talepler yükseltmesi ve ana muhalefetin önündeki satır başlarını doldurması gerekiyor. Değişim için önümüzde maksimum 1.5-2 yıllık bir süreç var, bugünlerde söz edilen baskın seçim olasılığı bir yana. Eğer bu inşa programının içi tarım üreticisinden sendikal haklara kadar doğru politikalarla doldurulursa, sokaktaki ve sandıktaki mücadele birleşebilir. Ancak o zaman mevcut rejim içinde sağlanan toplumsal güç dengesi değişir ve bu da devlet biçiminin demokratikleşmesini beraberinde getirir.
KÜRESEL KURALSIZLIK ÇAĞINDA MUHALEFET
Bu yıl sadece ilk 6 ayında Trump yönetimi Venezuela’da devlet başkanını kaçırdı, İran’da rejim değişikliği ve Lübnan’da iktidar-Hizbullah ilişkisinin zayıflaması için askeri müdahalede bulundu, Küba’yı benzer bir müdahaleyle tehdit ediyor. Öte yandan Arjantin’de Milei’nin yeniden seçilmesi için rekor miktarda bir ekonomik destek sağladı, Bolivya’da yeni sağcı hükümete protestolara karşı ekipman sağladı, İspanya’da Sanchez hükümetine yönelik yargı müdahalesine bizzat istihbarat desteğinde bulundu, Türkiye’de de 19 Mart’ta olduğu gibi iktidarın müdahalelerine destek olduğu biliniyor. Bu doğrudan müdahaleci yeni yöntem hangi dinamiklerin sonucu?
Şu an küresel güçler dengesinde olmadığı kadar asimetrik ve dengesiz bir durum var. Bu dengesizlik, uluslararası ilişkiler literatürünün «realist» diye tanımladığı ana akım bakış açısını bile ciddi şekilde rahatsız ediyor. Çünkü onlar açısından esas olan bir güçler dengesinin bulunmasıdır. Eskiden Sovyetler ve ABD dengesi vardı, şimdi Çin’in bu ağırlığı dengelemesi bekleniyor fakat denge tek boyutlu olmadığı zaman düzenin sürdürülebilmesi açısından ciddi bir belirsizlik doğuyor. Bu kuralsızlık hali, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulduğu varsayılan liberal uluslararası ekonomik düzenin yerinde yeller estiğini gösteriyor.
Özellikle Trump dönemi ve sonrasında bu asimetrinin yarattığı büyük bir çaresizlik var. Bu çaresizliğin en somut örneklerinden biri Küba’dır. ABD, Kennedy döneminden beri Küba’yı ekonomik ambargoyla boğmaya çalışıyor. Küba, Sovyet desteği bittikten sonra, çeyrek asırdan fazla zamandır tek başına varlığını sürdürme mücadelesi veriyor. Venezuela hakeza özellikle Chavez döneminde bir duruş sergiledi ama gelinen noktada tam bir çaresizlik hakim. Meksika veya İspanya bir şeyler yapmaya çalışıyor ama ABD’nin Küba halkını nefessiz bırakma stratejisine karşı küresel ölçekte güçlü bir direnç mekanizması göremiyorsunuz. Yarın öbür gün ABD’nin, Küba asıllı bir siyasetçi Dışişleri Bakanlığı koltuğunda otururken; "Silah kullanmadan Küba’yı teslim aldık" diyeceği simgesel bir aşamaya doğru gidiliyor. Küba gibi emperyalizme karşı mücadelenin simgelerinin kaybedilmesi, dünyadaki güç dengeleri açısından son derece vahim ve insana kalp ağrısı veren bir durum.
Dünyada kendi iç toplumsal dengelerini gözeterek insanca bir duruş sergilemeye çalışan ilerici iktidarların (örneğin Kolombiya, son seçimlerden önceki Bolivya gibi) bir şekilde boğulmaya veya itibarsızlaştırılmaya çalışıldığını görüyoruz. İspanya’da koalisyon hükümeti hem Gazze’de hem de farklı alanlarda net bir tavır aldığında bile bu dengesizlik nedeniyle yıpratılmak isteniyor. Yakın gelecekte bu asimetrinin iyice egemen olduğu, moral destek köprülerinin bile dümdüz edildiği bir süreç yaşayabiliriz. İtalya’da doğrudan faşist kökenine atıfta bulunan bir hükümet iktidarda, uzun vadede Fransa ve Almanya’nın durumu ise zaten çok tartışmalı.
"BÖLGEDE LAİK DEVLET KİMLİĞİMİZİ VE BARIŞÇIL POZİSYONU SAVUNMALIYIZ"
Avrupa ve NATO denklemine ek olarak, ABD’nin Suriye ve Irak ekseninde bölge ülkelerini tamamen kendi politikalarına uyumlu hale getirme çabaları da devam ediyor. Bölge siyasetinde muhalefet nasıl bir hat çizmeli?
ABD ve Trump vizyonu üzerinden yapılan Türkiye okumaları çoğunlukla oryantalist okumalardır; Türkiye’yi bir Avrupa ülkesi olarak değil, Orta Doğulu bir Müslüman ülke olarak tanımlama eğilimindedirler. Klasik Türk dış politikası savunucularının ve ilerici kesimlerin bu tanıma çok güçlü bir tepki vermesi gerekir.
Bu coğrafyada en başta laik devlet vurgusunun çok güçlü yapılması gerekiyor. Komşularımıza yönelik olarak "Yurtta sulh, cihanda sulh" ilkesiyle, hiç kimsenin toprağında gözümüz olmadığını belirterek, Suriye ve Irak yönetimleriyle barışçıl, laik bir dış politika ilan edilmesi gerekir. Ancak bunu yaparken Türkiye Cumhuriyeti’nin Orta Doğulu, teokratik bir yapıya büründürülmesini reddeden laik kimliği net bir biçimde vurgulanmalıdır. Ana muhalefetin ve genel olarak sol, demokratik muhalefet blokunun bu esası küresel düzlemde gür bir sesle savunması şart.
Aynı şekilde Doğu Akdeniz, Ege ve Kıbrıs meseleleri de çok boyutlu, enerji hatlarını da kapsayan pürüzlü alanlar. 3+1 olarak tanımlanan Yunanistan, Kıbrıs Rum Kesimi, İsrail ve ABD yeni bir bölgesel blok oluşturma konusunda epey mesafe kat etmiş durumdalar. Muhalefetin buralarda basmakalıp resmi söylemlerin ötesine geçmesi gerekiyor. Kıbrıs’taki ilerici, çözüm yanlısı dinamiklerle (örneğin KKTC Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman ile) ortak ilkeler benimsenerek süreç desteklenmeli. Geçmişte muhalefet partileri maalesef dış politikada statükodan yana tavır aldılar. Geleceğe dönük bir değişim isteniyorsa bu ezber bozulmalı.
"ASGARİ MÜŞTEREKLERDE BİRLEŞEN BİR BLOK YARATILMALI"
Bahsettiğiniz bu kapsamlı dış politika, enerji ve toplumsal program, muhalefetin ittifak mimarisini ve geleceğini nasıl şekillendirmeli?
Tüm bunları kapsayan yapısal bir program bugünden tasarlanmalı ve iletişim kanalları genişletilmeli. "Günü gelince düşünürüz" denilecek işler değil bunlar; Türkiye’de bunu yapabilecek çok ciddi bir entelektüel birikim var.
Bu stratejinin sadece ana muhalefet partisinin iç dengeleriyle sınırlı kalmaması gerekiyor. Sol muhalif odakların mecliste ve sokakta daha güçlü, ses getiren bir konumda olabilmesi için geniş tabanlı bir mutabakata ihtiyaç var. Geçmişte, 90’ların başında SHP’nin farklı kesimleri meclise taşıdığı veya yakın dönemdeki belirli ittifak modelleri gibi formüller üretilebilir. Önemli olan, asgari mücadele zeminini ortaya koyup ortak bir mutfakta buluşabilmektir. Muhalefetin oy oranını %30-35 bandından %40’ların üzerine çıkarabilmesi için meclis içi ve meclis dışı dinamikleri kapsayan potansiyel bir iktidar bloku oluşturulmalı. Gıda krizi, barınma kriz, bakım krizi gibi toplumsal yeniden üretim krizinin tüm boyutları ile yaşandığı bir zaman diliminde, tarım üreticisinden kent yoksuluna kadar her kesimi kapsayan bir toplumsal yeniden üretim programı/stratejisi geliştirilmesi artık bir zorunluluktur.
Şu an belki de bugüne kadar hiç yaşamadığımız kadar sıkışık, anti-demokratik bir dönemden geçiyoruz. Bu koşullar «ne yapılabilir» sorusunu radikal bir biçimde düşünmeye zorluyor. Basit siyasi polemiklerle vakit kaybedecek bir noktada değiliz. Karşımızda sadece bir parti meselesi değil, «muhalefetin var olup olamayacağı» mücadelesi var. Mevcut hatları korumak, yıkılmasını engellemek için güçlü bir savunma stratejisi kurarken, aynı zamanda ileriye dönük toplumsal, ekonomik ve dış politik hedefleri netleşmiş bir birleşik muhalefet hattını inşa etmek zorunluluğu var.