Politika Kolektifi
Türkiye iki haftayı aşkın bir süredir CHP kurultayına yargının mutlak butlan kararı vermesi ardından yaşanan gelişmeleri tartışıyor. Her şeyden yaşananları CHP içi bir mesele olarak görmek mümkün değildir: Çok açık bir şekilde butlan hamlesi ve ardından Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin başına getirilmesi ABD destekli Saray rejiminin iktidarda kalmak için attığı adımlardan biri olarak değerlendirmelidir. Bugün yaşadıklarımız da mutlak butlan yoluyla siyasal alana yapılan Saray müdahalesinin “normal seyrinde” devam etmesinden başka bir şey değildir.
İktidar yargısı eliyle hukukun bütün kurallarını çiğneyerek yeniden CHP’nin başına atanan Kemal Kılıçdaroğlu ve ekibi, kendilerine verilen görevi yine hukukun bütün kurallarını çiğneyerek yerine getiriyorlar. Tasfiyecilik, ihbarcılık ve işbirlikçilik hiçbir ahlaki sakınma göstermeksizin devam ettiriliyor. Arınma, temiz siyaset vb. söylemlerin perdelediği gerçek; iktidar eliyle atanan butlancıların kendilerine verilen görevi tamamlayana kadar parti yönetimini bırakmayacak olmalarıdır. Yeniden parti tabanının ya da delegelerin iradelerine başvurulacağını ummak büyük bir yanılgıdır. Darbeyle gelenlerin parti içi demokrasiyi uygulayacaklarını düşünmek sadece ve sadece siyasal körlükle açıklanabilir.
Mevcut Siyasi Partiler Kanunu’ndan gücünü alan lider sultasına ilişkin yapı; bırakın darbe yoluyla gelen genel başkanlar dönemini, “normal” yollarla da seçilseler hiçbir zaman demokratik olmadı. Delege oyunları, siyasetin belediye ya da devlet olanaklarıyla finansmanı, halka yakınlık yerine lidere biat etme kültürü diğer partilerin yanı sıra CHP’nin de ana siyasal kültürü olageldi. Bir yargı darbesiyle elde ettikleri gücü şimdi de muhaliflerini tasfiye için kullanacaklarından hiç kuşku duyulmamalıdır. Kılıçdaroğlu’nun siyaset anlayışı her geçen gün kendisini görevlendiren Erdoğan’a benzemektedir. Ama buradaki ilişki basit bir ‘amir-memur’ ilişkisi olarak anlaşılmamalıdır. Egemen siyaset ve Saray rejimi, muhalefeti sistem içinde tutmak için Kılıçdaroğlu çizgisine ihtiyaç duydu. Bu ihtiyacı gidermesi için Kılıçdaroğlu’na yargı eliyle bir alan açtı. Şimdi de Kılıçdaroğlu ve ekibi “ustaları” Erdoğan’dan öğrendiği siyaseti uyguluyor.
DEVLET AKLI DEĞİL DEVLET ZORU
İktidarla uyum içinde sürdürülen, Özgür Özel ve ekibini tasfiyeye yönelik CHP içi uygulamalar, aynı zamanda iktidarın dış politikada çizdiği yol haritasıyla da tam bir uyum içindedir. Kılıçdaroğlu’nun AKP’nin alametifarikası olan Osmanlıcılık hayallerine verdiği destek, “devlet aklı” sosuyla birlikte düşünüldüğünde, Orta Doğu’da ABD-İsrail hattında yer alma hamlelerine CHP’nin de ortak edileceğini çok net bir biçimde gösteriyor. Kılıçdaroğlu son yaptığı dış politika analizleriyle AKP’nin Türkiye’yi sürüklediği emperyal planın hevesli bir destekçisi olduğunu ortaya koyarken giderek çok daha fazla Erdoğan’la aynı koronun parçası haline gelmektedir.
“Devlet aklı” denilerek siyasetin sınırlarını çizen egemen siyaset, öyle görülüyor ki halktan destek alamadıkça “devlet zoruyla” halka karşı savaşı sürdürme niyetindedir. Dolayısıyla CHP içindeki kavganın da mevcut iktidara karşı yürütülecek olan kavganın da egemen siyasetin sınırları içinde kalarak kazanılması mümkün değildir.
Türkiye, dünyada savaşlarla, güç mücadeleleriyle yaşanan bu “geçiş sürecinde” en kritik sahaların yanı başında yer alıyor. Rusya-Ukrayna savaşı, yakın zamanda bir iç savaştan çıkan Suriye’deki çatışmalar ve son olarak ABD-İsrail saldırısıyla savaşa sürüklenen İran’daki gelişmeler, dış politikadaki “ateş çemberinin” en yakıcı noktaları durumunda. Uzun yıllar “yayılmacılık” hayalleriyle sırtını ABD’nin bölge politikalarına dayayan ve zaman zaman ABD ile Rusya arasındaki çatlakları hesaba katarak yürütülen Türkiye’nin dış politikası, bugün Trumpseverlikle birlikte ABD-İsrail eksenine oturmuş durumdadır. Bu hattın kaçınılmaz sonucu, Amerikan politikalarının Türkiye’ye biçtiği bölgesel rolü kusursuz bir biçimde oynamaktır. İç politikada yaşanan gelişmeler bu rol hesaba katılmadan anlaşılamaz.
REJİM BÖLGE İÇİNDE ŞEKİLLENİYOR
Bahçeli’nin keskin bir U dönüşüyle siyaset gündemine taşıdığı “terörsüz Türkiye” süreci de yargı eliyle muhalefetin tasfiyesi programı da dış politika bağlamından ayrı ele alınamaz. AKP’nin iktidara taşındığı günden beri çeşitli gelgitler yaşansa da esas olarak emperyal planlara uygun konumlanan Türkiye, bütün bunların sonucunda şimdi kritik bir dönüşümün eşiğindedir.
Emperyalist merkezlerin başlangıçtan beri dillendirdikleri Orta Doğu’yu yeniden şekillendirme senaryolarının son vuruşu sahneye konulmaya çalışılıyor. İsrail’in güvenliği için Libya’dan Suriye’ye, Irak’tan Lübnan’a uzanan “mıntıka temizliği” sağlandıktan sonra İran’ın terbiye edilmesiyle çember tamamlanmak isteniyor. Bu noktada Türkiye’ye biçilen rol, bu emperyal planların gerçekleşmesinde Batı’nın yanında konuşlanmasıdır ki Türkiye bu rolü oynama konusunda bugüne kadar AKP iktidarı eliyle sorunsuz bir hat izlemiştir. Gazze’deki soykırım sırasında söylemde radikal ama eylemde uyumlu davranan AKP, bir yandan İsrail’le ticareti sürdürürken diğer yandan da Abraham Anlaşmaları’nı imzalama noktasına kadar sürüklenmiştir.
Şimdi geldiğimiz nokta, Orta Doğu yeniden şekillendirilirken Türkiye’deki rejimin de yeniden şekillendirileceğidir. Emperyalizmin dünya halklarına düşmanlık temelinde şekillenen tarihsel politikaları ve yine AKP iktidarının antidemokratik, baskıcı pratiği düşünüldüğünde bu yeni rejimin karakteri hakkında şüpheye kapılmanın gereği yoktur. Meşruiyetini Barack’ın eliyle Trump’tan alan Erdoğan’ın, demokrasinin rafa kaldırıldığı, muhalefetin etkisiz hale geldiği, seçimlerin göstermelik hale dönüştürüldüğü, etnik ve dinsel kimliklerin ön plana çıkarıldığı bir rejim hayal ettiği çok açıktır.
Emperyal planlara uygun, Türkiye burjuvazisinin ve yandaş sermayenin kârlarına kâr kattığı bir tek adam rejimi, şimdi bütün sömürücü sınıfların ortak özlemi olarak sahneye sürülüyor. Bu, emperyalizme karşı bir ulusal kurtuluş savaşıyla temelleri atılan Cumhuriyet rejiminin bütün kazanımlarının ortadan kaldırıldığı, yüzyıllardır sürdürülen Batılılaşma yöneliminin çarkının Orta Doğululaşmaya çevrildiği çok net bir karşı devrim hamlesidir.
DEMOKRASİCİLİK OYUNU
1950’lerde tercihini Amerikan emperyalizminden yana kullanan ve bu sayede palazlanan Türkiye burjuvazisi de antikomünizmle gözü bağlanmış devlet bürokrasisi de bugün içine sürüklendiğimiz durumun ana sorumlularındandır. Yıllardır komünizme karşı korunup kollanan “siyasal İslamcılık” Erdoğan’ın şahsında bütün ön ideolojik argümanlarını dönüştürerek “Millî Görüş” gömleğini çıkarmış, Türkiye kapitalizminin emperyalizmle kurduğu ilişkinin politik taşıyıcısı halinde zuhur etmiştir. Son yaşananları bu perspektiften ele aldığımızda, muhalefetin iktidar eliyle yukarıdan aşağıya yola sokulması, bu noktada Kılıçdaroğlu gibi devlet katından gönüllü destekçilerin ortaya çıkması şaşırtıcı değildir. Büyük altüst oluş dönemlerinin ya da ray değiştirmelerin sancısız ve gürültüsüz geçilemeyeceği çok açıktır.
Türkiye’de siyaset, 12 Eylül’den bugüne halkın siyasetin dışında tutulduğu, toplum içinde mayalanan muhalif hareketlerin baskı ve zorbalıkla sindirildiği, böylece siyasetin sadece sınırlı sayıda yönetenin yapabildiği bir alan olarak kurgulandı. 12 Eylül öncesinde okullarda, fabrikalarda, gecekondu mahallelerinde başlayan alt sınıfların kendi kaderlerine sahip çıkan siyasal pratikleri; boykotlar, grevler, tarım emekçilerinin hak arayışları ve örgütlenmeleri önce sivil faşist hareketlerle bastırılmak istendi. Bunun başarılamaması ve güçlü direnme eğilimlerinin ortaya çıkması ise 12 Eylül açık faşist darbesiyle toplumsal uyanışın ve sol-sosyalist hareketlerin bastırılmasını getirdi.
12 Eylül’ü yaratanlar, seçim ve siyasi partiler yasasıyla, anayasal kısıtlamalarla yeni bir siyaset alanı tanımladılar. Başta sendikalar olmak üzere her türlü örgütlenme hakları daraltıldı. Siyaset giderek sadece siyasi partilerin merkez yönetimlerine ve hatta giderek parti başkanlarına ait bir alan olarak tanımlandı. Halkın siyasete katılımı sadece seçim süreçleriyle sınırlanırken seçimler, bütün eşitsiz yarış özellikleriyle halkın, liderlerin seçtiklerini onaylamaya mahkûm edildiği bir gösteriye dönüştü. Bu oyunu bozma hamleleri ise seçilmişlerin kayyumlar yoluyla görevden alınmalarıyla ya da asılsız suçlamalarla cezaevlerine atılmalarıyla tamamlandı. Demokrasicilik oyunu şimdi de aynı mantıkla sürdürülmeye çalışılıyor.
İKTİDAR KENDİ MEZAR KAZICILARINI YARATIYOR
Türkiye’nin içine sürüklendiği çoklu kriz ortamı, bu türden “devletli” bir siyasetin sonuna gelindiğini gösteriyor. İktidar sözcülerinin sürekli olarak "Kılıçdaroğlu tarzı bir muhalefet yapılmalı" çağrısının, Bahçeli’nin siyaseti toplumsal hayattan Ankara’ya çekmek için verdiği akıllardaki telaşının asli nedeni budur. Özgür Özel’in kendi kitlesini siyasal alanda harekete geçirmesi, bir kitle mücadelesi anlayışını siyasetin merkezine taşıması, egemen siyasetin çözülmesi karşısında bir alternatif ortaya koyması eski siyasal düzenin temsilcilerini büyük bir telaşa sürükledi.
Bu aşağıdan gelen dinamiğin kendi iktidarlarına son verme ihtimali, her türlü hukuksuzluğu göze almalarının temel nedenidir. Aslında iktidarın bu hamleleri yeni değildir; her toplumsal muhalefet hareketi bu şekilde cezalandırıldı. Osman Kavala, Gezi tutukluları ve Selahattin Demirtaş bu nedenle cezaevlerine atıldılar. Şimdi aynı politikalar CHP yöneticilerine karşı hayata geçiriliyor.
Ancak korkunun ecele faydası yoktur. Egemen siyaset halkın taleplerinden koptukça yavaş yavaş kendi ölümünü ve kendi mezar kazıcılarını da yaratıyor. Krizin yükünü halkın omuzlarına yükledikçe maden işçilerinin, emeklilerin direnişiyle karşılaşıyor, üniversite öğrencilerinin keyfi kararlarla kapatılan okullarına sahip çıkan isyanıyla yüz yüze kalıyor, doğa yağmasına kalkıştıkça çevre direnişleri yaygınlaşıyor, kadınlar eşitsizliklere ve kadın cinayetlerine karşı çıkışın bayraktarlığını üstleniyor. Egemen siyaset her alanda çatırdıyor. “Terörsüz Türkiye” diye devreye sokulan süreç “fare” doğurdukça ezilenlerin homurtuları artıyor, dinsel, etnik ve cinsel kimlikleri nedeniyle dışlananların öfkesi büyüyor. Yeni bir siyaset toplumun içinde giderek güçlenip mayalanıyor. CHP üzerinden olup bitenleri de etkileyen esas süreç budur.
Elbette köklü sorunların yumağında debelenen bir Türkiye’nin sorunlarının çözülmesi noktasında CHP’nin ve temsil ettiği dünya görüşünün son derece kısıtlılıklarla malul olduğu tartışmasız doğrudur. O nedenle yüzünü halkın toplumsal taleplerine dönen, bu talepleri birleşik bir mücadele zemininde birleştiren bir muhalefet anlayışı yakıcı önemdedir.
CHP’nin, Özgür Özel etrafında şekillenen ve halkın politikaya aktif olarak katıldığı direniş çizgisi de elbette önemli görülmelidir. Birleşik bir muhalefet anlayışının sürdürülmesinde, kısa vadede tek adam rejiminin sona erdirilmesinde önemli bir faktör olduğunu vurgulamakta bir beis yoktur.
Sorun, bu yeni siyaset alanının halkın içinde derinleşen direniş çizgisiyle aynı hedef etrafında birleştirilmesi için harekete geçme noktasındadır.
Bilelim ki giderek toplumsal hayatla ilişkisi kopan, çürüyen bir rejim kendiliğinden yıkılmayacaktır. Bu karanlık döneme son vermek; Türkiye’nin bütün ilerici, devrimci güçlerinin inisiyatif alarak birleşik devrimci bir muhalefeti toplumsal mücadeleler içinde ete kemiğe büründürmesinden geçiyor. Bu ülkeyi bağımsızlıkçı, antiemperyalist, halkın egemen olduğu, özgür, demokratik ve barış içinde bir ülke olarak yeniden kurmak bizim elimizdedir. Bu bilinçle, tarihi bir görevle karşı karşıyayız. Şimdi büyük kentlerin yoksul mahallelerinde, taşra sokaklarında, köy meydanlarında, fabrikalarda, üniversite kantinlerinde bu rejimden kurtulmak isteyen bütün muhalif güçleri bir araya getirmeliyiz. Toplumsal güçlerin kendi özgün taleplerini sürdürürken onların çözümünün tek adam rejimine son vermekten geçtiğini ortaya koyan birleşik bir siyasal hat oluşturmalıyız.
Umutsuzluğa yer yok; baskı direnişi, direniş ise zaferi getirecektir. Bütün bir mücadele tarihinin bize öğrettiği yegâne gerçek budur.