Yaygın görüş Erdoğan’ın 2015’ten itibaren bir al-ver (transactional) ya da perakendeci siyasete geçtiği, özellikle AB ile ilişkileri değer ve üyelik odaklı olmaktan çıkararak, bir pazarlık sürecine soktuğu şeklinde.
Bu yorum kısmen doğru. Erdoğan’ın, 1998’den itibaren AKP’yi kurmaya giden süreçte Türkiye siyasetine etki eden Amerikalı uzman ve etkili isimler, lobiler, AB ileri gelenleri, içte sermaye çevreleriyle yaptığı pazarlıkların hepsi detaylı bir şekilde ortaya döküldü.
Ama yaşadığımız bu dönemde Türkiye tarihinde şimdiye kadar görülmemiş ve sonuçları her açıdan çok ağır olan bir pazarlık süreci yaşanıyor. Erdoğan yönetimi iktidarda kalabilmek için Batı’ya ödün vermeyi ve karşılığında muhalefeti baskı altına almayı, hukuku araçsallaştırmayı, ülkeyi otoriterleşmeyi göze aldı ve bunu uyguluyor. Yaşadığımız dönemin iç-dış pazarlık dengesi bunun üzerine oturuyor.
GEÇMİŞTEN BİR ÖRNEK: SOĞUK SAVAŞ PAZARLIĞI
Dış politikada pazarlık her zaman yazılı olmaz. Yazılı olmayan, konsensus ile varılan, kağıda dökmeye gerek olmayan pazarlıklar da yapılır. Bunlar geçmişte de vardı.
Türkiye’nin 1945 sonrası ve özellikle NATO’ya girdikten sonra ABD ile yaptığı pazarlık, Türkiye’ye askeri ve ekonomik yardım yapılması karşılığında, ABD’nin Türkiye’nin stratejik konumundan faydalanmasına izin verilmesiydi. Bunlar 1980’de SEİA anlaşmasına kadar iki ayrı pakette yer alırdı, sonrasında bu anlaşmayla birleştirildi.
Soğuk Savaş koşullarında Türkiye’nin stratejik konumunu ABD hizmetine sunduğu (askeri üsler vs), ABD ile birlikte içeride başta sol, toplumsal muhalefeti bastırdığı bu ilişki modelini örneğin üniversitedeki derslerimizde, daha AKP’nin kurulmadığı yıllarda hep eleştirel bir bakışla ele aldık. Dolayısıyla, sistemle yapılan bu türden pazarlıklar yeni de değil, bilgimiz dışında da değil.
ERDOĞAN DÖNEMİ: PAZARLIKTAN DA ÖTE
Erdoğan yalnızca dış desteğe en çok muhtaç olduğu şu anda değil, bütün 23 yıllık iktidarı boyunca dışarıyla pazarlık yaparak, gerektiğinde ödün vererek iktidarını sürdürdü.
Soğuk Savaş dönemiyle karşılaştırırsak bu iktidarın farkını üç başlıkta ortaya koyabiliriz.
1- İdeolojik. Geçmişteki pazarlık ideolojik eksenliydi. Dışarıda Sovyetler, içeride sol harekete karşı hakim sınıfları korumaya yönelik sınıfsal bir içeriği vardı. Erdoğan iktidarının sınıfsal kaygılardan bağımsız olmadığı ve büyük sermayenin temsilcisi olduğu ortada ama kendisi açısından pazarlığı ideolojik eksende değil pragmatik eksende yürüttü.
2- Kurumsal. Soğuk Savaş dönemi pazarlığı kurumsaldı. Güvenlik kaygılarının merkezi rol oynadığı ortamda, Batı sistemiyle kurulan bağlar ağırlıklı olarak güvenlik bürokrasisi etrafında şekillenmişti. Pazarlığın bir tarafında askeri yardım karşı tarafında ise stratejik hizmet yatıyordu.
3- Partiler üstüydü. TİP gibi daha solda yer alan partiler dışında sistem partileri, hangi siyasal yelpazede olursa olsun bu pazarlığın içindeydiler. Yine de Ecevit ve Demirel’in Batı ile kurulan bu düzeni zorlayan iki lider olduğunu da hatırlamak gerekiyor. Sonuçta darbelerden ikisi de muzdarip oldular.
Soğuk Savaş dönemi pazarlığından AKP iktidarını ayıran temel fark, Batı ile varılan uzlaşının, bir liderin, bir partinin iktidar pazarlığına dayanmamasıydı. Erdoğan’ın pazarlık mantığı kendisini iktidarda tutmaya yönelikti ve muhatapları da bunu çok iyi biliyorlardı.
Daha da kötüsü Erdoğan iktidarının yaptığı her pazarlıkta, kazananın kendisinin ve muhataplarının, kaybedenin ise Türkiye olmasıydı.
Örneğin, bu iktidar, Suriye’nin yıkılmasına katkı sağlayıp insanlar Türkiye’ye sığınınca, kendi seçmenine “ensar” hikayesi anlatıp bu insanların çaresizliğini, Avrupa ile pazarlık kozuna çevirebildi, onları iktidarının dış desteğini sağlama almak için kullandı. “Ben sığınmacıları Türkiye’de tutayım, sizi sığınmacı baskısından kurtarayım, siz de içeride demokrasiyi geriletmeme ses çıkarmayın” pazarlığı yapabildi.
Böylece hem sığınmacıların maliyetini üstlendik hem de demokrasi kaybına uğradık. Bu iktidar devam etsin diye kaybet-kaybet denklemlerinden birine maruz kalmış olduk.
Yine, Putin’i yanına çekebilmek için kullanmayacağını ve kullanamayacağını bile bile 2,5 milyar dolar vererek S-400 almayı kabul edip, üretim sürecinin parçası olduğu F-35 projesinden atılmayı göze almak da bu tür kaybet-kaybet pazarlıklarından biriydi mesela.
SİZ BANA DESTEK OLUN, BEN TÜRKİYE’Yİ BİR ORTADOĞU ÜLKESİ YAPAYIM
Erdoğan’ın günümüzdeki pazarlığı, daha önceki pazarlıklarından çok daha vahim. Ülkenin geleceğiyle oynanıyor.
Türkiye’yi ileri demokrasiye taşıma, AB üyesi yapma sözü vererek seçilen bir iktidar, geldiğimiz noktada Türkiye’yi AB’nin dışında tutma ve Ortadoğu denkleminin bir parçası yapma pazarlıklarının tarafı oldu.
ABD ile Avrupa da bu politikada buluşmuş görünüyorlar. Her ikisinin çıkış noktaları farklı ama buluştukları yer aynı. Küresel jeopolitik gerilimler yükselirken Türkiye’yi Ortadoğu denkleminin içinde tutma konusunda hemfikir görünüyorlar.
ABD açısından, kurmaya çalıştığı yeni Ortadoğu düzeninde Türkiye sorun çıkarmayan, edilgen, ABD ve İsrail çıkarlarına uyum sağlayan bir müttefik olmayı kabul etti. Trump’ın adını taşıyan ve 72 bin Filistinlinin öldürüldüğü Gazze’de Barış Kurulu’na dahil olarak ödün vermede sınırının olmadığını belli etti. Tom Barrack nezaretinde kurulmaya çalışılan ve Yeni-Osmanlıcılık hayalleriyle süslenerek pazarlanmaya çalışılan bu yeni Ortadoğu’da İran’ın vekilleri ortadan kaldırılacak veya etkisiz hale getirilecek, İran’da mümkünse rejim değiştirilecek, olmasa zayıflatılacak, İsrail’in kalıcı güvenliği sağlanacak, daha fazla bölge ülkesi İsrail’in varlığını tanıyacak, ABD müttefikleri arasındaki bağlar güçlenerek Rusya ve Çin bölge dışında tutulacaktı.
AB açısından ise Türkiye, Ortadoğu ile Avrupa arasında bir tampon bölge olacak, sığınmacı dalgasını emecek ve Avrupa’ya ulaşmasını önleyecek, AB üyeliği konusunda Brüksel’i uğraştırmayacak, hatta Gümrük Birliği müzakerelerinin başlatılmayarak en temel ekonomik çıkarlarını dahi savunamaz halde tutulacak, Doğu Akdeniz’de sorun çıkarmayacak, AB’nin Bölgelerarası Bağlantısallık stratejisi çerçevesinde enerji ve ticaret yollarının güvenliğini sağlayacak, ihtiyaç duyulduğunda askeri gücüne başvurulacak ama bunun nasıl, ne zaman ve hangi şekilde olacağına Brüksel karar verecek.
Böyle bir pazarlık ve bunun getirdiği düzende Türkiye’nin payına düşen ise otoriter bir yönetim olacak. Erdoğan’ın ve Batı’nın kazancı bizim, Türkiye’de halkın kaybı olacak.
2000’li yıllarda Türkiye’de İslamcıların demokratikleşerek Ortadoğu’daki hareketlere örnek olması projesinden, 2010’larda AKP yönetiminin iktidarda kalmak uğruna bu kez tersten ama kendi fıtratına daha uygun bir Ortadoğu rejimi modelinin pazarlığını yaptığını ve bunda uzlaştığını görüyoruz. Tek adam rejimi bütün bu pazarlıkların işleyebilmesi için en uygun siyasal sistem olarak görüldü. Erdoğan kendi seçmenini rıza, muhalefeti de baskıyla yönete(bile)ceğini düşündü ve Batı’yı da buna ikna etmeye çalıştı.
TÜRKİYE’NİN DERİNLEŞEN BAĞIMLILIĞI
Türkiye’nin Batı sistemine bağımlılığı yeni değil, tarihsel ve yapısal bir özellik taşıyor.
Ama günümüzdeki bağımlılık da dönüştü ve Batı’ya iki tür bağımlılığa evrildi.
Birincisi yapısal bağımlılık. 23 yıllık AKP iktidarında, bütün büyüme hikayesine rağmen Türkiye’nin Batı’ya mali ve genel olarak ekonomik bağımlılığı azalmadı arttı. Türkiye hem yatırım, hem mali açıdan özellikle Batı sermayesine daha bağımlı hale geldi. Dış borç yükü hiçbir dönemde azalmadı, cari açık daralmadı, üstelik son beş yıldır ekonomi daha kırılgan halde. Trump’ın ekonomini yıkarım tehdidi karşısındaki uysal geri adım hala zihinlerde canlı.
İkincisi siyasal iktidar ve onun lideri düzeyinde bağımlılık. Türkiye tarihinde hiçbir seçilmiş lider bir ABD başkanına ve onun ağzından çıkacak söze, onun verdiği desteğe bağımlı hale gelmemişti. Bu durum Türkiye tarihinde bir ilktir ve Türkiye gibi büyük kapasitesi ve potansiyeli bulunan bir ülke için çok hazindir.
Çünkü Türkiye tarihinde hiçbir seçilmiş siyasetçi kendi iktidarı için pazarlık yapmamış, rakibini siyasetin dışına itmeye, ana muhalefet partisi üzerinde baskı kurmaya ve karşılığında iktidarını sağlamlaştırmaya yönelik bu ölçüde açıktan pazarlıklara girmemişti. Bu durum Türkiye tarihinde, ABD Başkanı Johnson’ın Mektubuna cevaben, “yeni bir dünya kurulur ve Türkiye bu dünyada yerini alır” diyen İnönü ile de sınırlı değil. Siyasi rekabetin kıyasıya sürdüğü, kutuplaşmanın yine sert olduğu geçmiş dönemde, Demirel, Ecevit gibi siyasetçilerin aklına dışarıyla pazarlık yapıp rakibini siyasetin dışına itme, devlet imkanlarını rakip belediyelere saldırı, seçimlerdeki rakibini hapse atma, muhalefet partisine kayyım atama gelmemiştir. Hatta, Amerikancılığını reddetmeyen, darbe yönetiminde bakan olmayı kabullenmiş Özal bile seçim kaybetmeyi ve iktidarı bırakmayı yeri geldiğinde göze alabilmişti.
Geldiğimiz noktada Türkiye tarihinde daha önce rastlanılmayan ölçüde kırılgan ve dışarıya karşı tavizkar bir siyasal iktidar tarafından yönetiliyoruz. Pazarlık siyaseten hayatta kalma kaygısına indirgendiği için bağımlılık katmerlenmiş, hükümetin dış politikadaki hareket alanı, sunduğunun aksine, daha da daralmıştır.
PLAN, MİLLETE TAKILDI
Batı dünyası, Bahçeli, Perinçek, sermayenin bazı kesimleri ve kriminal içerik taşıyan güvenlik bürokrasisinin artıkları arasında şekillenen bir iktidar blokunu arkasına almış bir tek adam, Türkiye’yi uluslararası sistemde bir alt lige indirerek ayakta kalmaya çalışıyor. İçeride tek adam yönetimi, muhalefetin umut olmaktan çıkarılması, mali kaynak aktarımı, bölge stratejisine hizmet bu yeni düzenin unsurları.
Ama bu düzenin, bu kurgunun çok zayıf bir halkası var. İçinde toplum yok. Artık hayatın hiçbir alanında meşruiyet üretemeyen, eskimiş, köhnemiş, değişen toplumsal dinamiklerle de dünyadaki baş döndüren dönüşümle de bağı kalmamış 80’ine yaklaşmış siyasetçilerle yürütülmeye çalışılan arkaik bir iktidar şeması bu. Ne ülkenin başındaki ne de muhalefet diye mahkeme kararıyla CHP’nin başına getirdikleri ne de perde gerisinden hükümete ayar vereni dünyayı anlayacak, kavrayacak kapasiteye ve bilince sahip.
Ne emeklinin çektiği sıkıntıları, ne de dünyada hızlı devam eden djital dönüşümü ve bunun sonuçlarını fark edebilecek durumdalar. Fiziken de ruhen de yaşlı bir siyaset erbabının Türkiye’nin geleceğinde bir yeri yok. Yaşadığımız süreç yıkılmakta olan ahşap bir binayı kirişlerle tutmaya benziyor.
İç ve dış bileşenleriyle bu geniş sistem (hegemonik blok) toplum siyaset ilişkisinde fazla siyaset odaklı hareket ediyor. Şu iletişim çağında dört yaşlı adamla bu dinamik topluma yön vereceğini zannediyor.
Bu yüzden yaptıkları her hamle ellerinde patlıyor, çünkü yukarıdan ve dışarıdan siyaseti dizayn etmeye çalışırken toplumdaki dönüşümleri, beklentileri hesabı katmıyorlar. Toplumun kayyımlığı kabul eden Kılıçdaroğlu’na gösterdiği tepkiyi öngöremiyorlar.
Şu iletişim çağında tabandan gelmeyen ve meşruiyet üretemeyen bir iktidarı dış destekle ayakta tutamayacaklarını görecekler.