← Gündem akışına dön
Birgün
Birgün
18 saat önce

Kadın hareketi alanları olarak Ulysses mekânları

Füsun Arda

James Joyce’un en bilinen eseri Ulysses, bin dokuz yüz dört yılının on altı Haziran günü Dublin’de geçiyor. Yılın bu günü Dublin’de Bloomsday olarak kutlanıyor. Romanın kahramanı Leopold Bloom’dan adını alan bu günde anlatının çeşitli mekânlarında Ulysses okumaları yapılıyor, romanın mekânları geziliyor.  

Bloomsday’in ilk olarak ne zaman başladığına dair kesin bir tarih vermek zor olsa da Ulysses yayınlandıktan iki yıl sonra, James Joyce yazdığı bir mektupta, on altı haziran günü bir okur grubunun Ulysses’in kapağındaki renkler olan beyaz ve mavi ortancalar gönderdiğini ve bu günü "Bloom’un günü" olarak adlandırdıklarını belirtiyor. Dolayısıyla bu tarih kutlamaların gayri resmi başlangıcı olarak kabul ediliyor. Romanın geçtiği zamanın ellinci yıl dönümünde ise Dublin’in önemli edebiyatçıları tarafından düzenlenen etkinlikler sonrasında her yıl tekrarlanarak Bloomsday geleneksel hale geliyor. Günümüzde o haftayı kapsayan etkinlikler halinde sürüyor. 

Yıllardır defalarca başlayıp yarım bıraktığım Ulysses’i okuma grubumuzla haftada üç gün toplanarak birlikte okuduk, konuştuk sonunda ikibinyirmibeş baharında bitirdik. 

Bir yerde, “Ulysses’i bitirdim demek için kitabın geçtiği gün Dublin’de olmak gerekir” tarzında bir şey okumuştum. Ulysses’in geçtiği mekânları romanın izinde gezerek o zamana nerdeyse yüz yirmi yıl sonra bu günden bakmak…  Ben de geçen yıl on altı haziran günü Dublin’deydim. 

Ulysses, Dublin’in güneyinde Sandycove bölgesinde yer alan Martello kulesinde başlıyor. Romanın kahramanlarından Stephan Dedalus, Buck Mulligan ve Haines’le bu kulede kalıyor. Kitabın başlangıcında Buck Mulligan ve Stephan’ın kulenin tepesindeki diyaloğu yer alıyor, ardından alt katta üç erkeğin yaptığı kahvaltıyla anlatı devam ediyor.  

On altı haziran iki bin yirmi beş sabahı  Martello kulesi yolunda romanın geçtiği dönemin giysileriyle kadınlar, erkekler her yerdeydi. Köşe başlarından James Joyce’un yuvarlak gözlüklerini takmış hasır şapkalı erkekler çıkıveriyordu karşıma. Kule girişinde etekleri yere kadar uzanan dantel yakalı elbiseli kadın, çiçeklerle süslenmiş büyük şapkasıyla arkasındaki müzik grubunun eşliğinde Ulysses’de geçen İrlanda şarkılarını söylüyordu.  

Kulenin tek kişinin sığabildiği dik merdivenlerinden üst kata çıktığımda Buck Mulligan, “ocağın etrafında hızla bir oraya bir buraya hareket” etmiyordu. Haines’in iç kapıları açmak için doğrulup kalktığı hamağı köşede boştu. Traş tasını dolaba bırakan Stephan da yoktu. Ancak   güneş yine doğmuş, “iki yumuşak günışığı huzmesi yüksek top deliklerinin içinden geçip karolu döşemeye vurmuştu.” Kahvaltı masası romanda geçtiği şekilde hazırlanmıştı. Masadaki fincanların içinde sütlü çay olduğunu görünce sütçü kadın gelip gitmiş olmalı diye düşündüm.  

Daracık dik basamaklardan kulenin üstüne çıktığımda bin dokuz yüz dört yılının on altı haziran sabahı traş tasını göklere uzatarak Katolik ayinlerinde rahibin başlangıçta okuduğu "Introibo ad altare Dei"1 ifadesini makamla okuyan Buck Mulligan’ın yerine ellerinde Ulysses kitapları olan çoğu kadınlardan oluşan kalabalıkla karşılaştım. Hepsi “Penelope” bölümünü okuyan kadını sessizce dinliyorlardı. Ulysses anlatısının girişinde kulenin tepesinde iki erkeğin diyaloğuna ait olan mekânda şimdi Molly’nin sesi duyuluyordu. Tanrısal sesin yerine, sadakatli eş Penelope’nin gölgesi ses bulmuştu. Adeta bir başkaldırı gibi… Bir meydan okuma gibi… Romanın geçtiği gün sütçü dışında Martello kulesine giren kadın olmamıştı. Şimdiyse onlarca kadın oradaydı. Evet yüz yirmi yıl önce erkeklerin mekânı olarak tasarlanmış kulenin tepesini günümüzde kadınlar ve Molly okumaları ele geçirmişti. 

Ulysses’in son bölümü olan “Penelope” kısmında Leopold Bloom evine dönüyor. Karısı Marion (Molly) Bloom okuduğu kitapta anlamadığı bir sözcüğü soruyor. Metempsikoz … Ruh göçü, reenkarnasyon anlamında olduğunu söylüyor Leopold Bloom. James Joyce, Homeros’un Odysseia destanını yirminci yüz yılın başlarında Dublin’de yaşayan sıradan insanların günlük hayatına uyarlarken Odysseus, Leopold Bloom’da, Penelope, Mooly’de vücut bulmuş.  

Molly karakteri, feminist eleştirmenler arasında yoğun tartışmalara konu olmuş ve farklı dönemlerde farklı şekillerde değerlendirilmiştir. Bu değerlendirmeler romanın son bölümü "Penelope"de yer alan noktalama işaretlerinin kullanılmadığı bilinç akışı tekniğiyle yazılmış Molly’nin monoloğuna dayanır. Molly, aklından geçenleri, yaşamını, cinselliğini, düşüncelerini zihnin süzgecinden geçirmeden doğal akışıyla aktarır okuyucuya.  

FEMİNİST EDEBİYATTA “MOLLY”

O dönemde Virginia Woolf, Ulysses’i “müstehcen” ve "çirkin" bulur. Eserin cinsel ve bedensel işlevleri bu kadar açık bir şekilde tasvir etmesinden hoşlanmaz. Sonrasında Woolf Londra’da yaşayan bir kadının, haziran ortasında bir gününü anlatan romanı Mrs Dalloway’i yazar. Virginia Woolf’un Ulysses’den ne şekilde etkilendiği bir başka yazının konusu olabilir elbette. 

Bin dokuz yüz yetmişler ve seksenlerde feminist eleştiriler, Molly’nin erkek bakış açısıyla yaratılmış bir karakter olduğunu öne sürmüştür. Kadının sadece evde tanımlanmış, özel alanda konumlandırılmış olması eleştirilmiştir. Doksanlardan sonra Molly Bloom’a yönelik feminist değerlendirmeler farklılaşmıştır. Feminist eleştirmen Hélène Cixous Molly’nin bilinç akışı tekniğiyle yazılmış monoloğunu kendisinin ortaya koyduğu "dişil yazı"2 kavramı üzerinden değerlendirmiştir. Cixous, dişil yazı kavramının çıkış noktası olan Medusanın Gülüşü makalesinde mantıksal, doğrusal ve erkek merkezli ataerkil dilin baskınlığını reddederek, kadın bedeninden ve deneyiminden kaynaklanan akışkan, kesintisiz ve duyusal bir dilin varlığını savunur. Molly’nin monoloğu, tam da bu şekilde, mantıksal yapıdan yoksun, bedensel ve cinsel deneyimlerin içsel bir akışı olarak görülür. 

Bloomsday’e tanıklık ettiğim o sabah Martello kulesinin üstünde toplanmış kadınlar Molly’inin monoloğunu sırayla okumaya devam ediyorlardı. Aşağıdan “Seaside Girls” şarkısını söyleyen kadının sesi geliyordu. Bu şarkıcı pekâlâ Molly olabilirdi. Metempsikoz…  

Martello Kulesi’nden inerek deniz kıyısına yürüdüm. Ulysses’de, kahvaltı sonrasında kuleden ayrılan üç erkek denize iniyorlar. Forty Foot kayalıkları olarak bilinen bu kıyıda Buck Mulligan “mabadı büzüştüren” soğuk suya giriyor. O dönemde buradan denize sadece erkekler giriyor. Evet, evet “sadece erkekler”. Yetmişlere kadar kadınlar buradan denize girememiş. Ancak feminist aktivistlerin başlattığı protestolar etkili olmaya başlayınca nihayet kadınlar da buradan denize girmeye başlamışlar. Bin dokuz yüz yetmiş dört yılında on kadın “erkeklere özel” olarak tanımlanmış Forty Foot’tan denize girmişler. Birkaç hafta içinde bu kayalıklar denize giren kadınlarla, çocuklarla dolmuş. Buradan kadınların da denize girebilmesi konusunda ses getiren bir başka eylem de bir grup kadının erkekler gibi çıplak denize girmesiyle gerçekleşmiş. Sonunda iki bin on dört yılında, neredeyse on yıl önce Sandycove Yüzücüler Derneği, kadınlara yönelik yasağı resmî olarak kaldırmış ve kadınların da kulübe üye olmasına, soyunma odalarından faydalanmasına “izin verdiğini” açıklamış. 

Neredeyse yüz yirmi yıl önce sadece erkeklerin denize girebildiği Forty Foot kıyısında Buck Mulligan’ın denize girerken söylediği “on ikinci kaburgam eksik” “üst insanım” haykırışı yerine bugün “eksik kaburgadan yaratılan” kadınların neşeli kahkahaları duyuluyordu.  

Caddeye çıktığımda Edward dönemi giysileri içindeki kadınlı erkekli kalabalık maskeli balodaymışcasına giyinmiş, caddede kurulmuş orkestrayı dinliyordu. Vitrinler Bloomsday’e özel düzenlemiş Ulysses kitapları, Joyce gözlüğü, şapkası, sandığı ve mavi-beyaz ortancalarla süslenmişti. 

Ulysses’in ilerleyen bölümlerinde Leopold Bloom öğle yemeği için birahaneye gidiyor, içeride “Adamlar, adamlar, adamlar” olduğunu söylüyor. Bu mekânda erkeklerin hayvansı hallerini tanımlıyor ve buradan çıkıp Davy Byrne’s paba geçiyor. 

Romanın geçtiği dönemde kadınların bu mekânlara tek başına girip yemek yemesi pek görülmüş bir şey değilmiş. Kadınların birahanelere girmesinin yaygınlaşması altmışlı yıllardan itibaren artmasına rağmen birçok pabda kadınlar istenmemiş ya da bir erkek refakatinde olmaları beklenmiş. Hatta bazı mekânlarda kadınlara bardakla bira servisi yapılmıyormuş. Bu durum, yetmişli yıllarda İrlanda Kadın Kurtuluş Hareketi gibi grupların protestolarına yol açmış. Kadınların bar ve pablarda eşit statüye sahip olması ancak iki bin yılında çıkarılan Eşit Statü Kanunu’yla güvence altına alınmış ve bar ve pab sahiplerinin cinsiyet ayrımcılığı yapması yasa dışı hale getirilmiş. O gün Leopold Bloom’un meşhur gorgonzola peynirli sandviçini yiyip burgonya şarabını içtiği Davy Byrne’s pabda, Bloomsday için düzenlenen Ulysses okumalarına yetişemedim. Gittiğimde erkek refakatine gerek duymadan içkilerini neşeyle içen kadınlar, kadınlar, kadınlar vardı. 

Ulysses’de Bloom’ların yaşadığı 7 Eccles Street adresindeki ev altmışlarda yıkılmış. Evin kapısı James Joyce Merkezi’nde sergileniyor. Böylece bu mekânı görmek mümkün olmadı. “Penelope” bölümünün geçtiği yatak odası artık yok,  Bloom’ların zıngırdayan yatağı da yok. Ancak Molly’nin bilinç akışıyla okuyucuyla kurduğu bağın, zaman ve mekânın ötesine geçerek, sınırları aşıp Dublin’den dünyaya yayıldığını söylemek mümkün. Ulysses anlatısında Molly, fiziksel olarak kapalı bir mekânda tanımlanmasına rağmen zihinsel açıdan toplumsal kuralları hiçe sayan özgür kadın figürünü temsil ediyor. Oysa Homeros anlatısında, Penelope sadakatle Odysseus’u beklerken gündüz ördüğü dokumasını gece söken edilgen öznedir. Odysseus’un dönüşünde evdeki on iki kadını sadakatsiz bularak öldürmesi karşısında sessiz kalandır. James Joyce’un Ulysses’inde ise Penelope’nin Molly’de bir alterego gibi beden bulduğu görülür. Bastırılanın geri dönüşüdür Molly. Neredeyse yüz yirmi yıl sonra erkeklerin dünyası ve sesleri ile başlayan mekânda sadece  Molly’nin sesi duyulur artık.  Şimdi yine  Cıxoux’nun Medusa’nın Gülüşü’ne kulak vermeli; 

İşte buradalar, geri dönüyorlar, tekrar tekrar geliyorlar, çünkü bilinçaltı aşılmazdır. Şimdi kadınlar uzaklardan geri dönüyorlar: “dışarıdan”, cadıların canlı tutulduğu kırlardan; aşağıdan, “kültürün” ötesinden; erkeklerin umutsuzca unutturmaya çalıştığı, “ebedi istirahate” mâhkum ettiği çocukluklarından. Küçük kızlar ve “terbiyesiz” bedenleri aynada hapsedilmiş, iyi korunmuş, kendi içlerinde bozulmamış halde. Donmuş. Ama altlarında kaynayan bir alev var! 

1.Tanrı’nın sunağına gideceğim 

2.écriture féminine 

Haberin tamamını Birgün üzerinde oku