ABD ile İran, yaklaşık 3,5 aylık savaşın ardından Cenevre'de imzalanacak bir mutabakat muhtırası üzerinde anlaştı.
Tahran ve Vaşington, anlaşmanın savaşı sona erdireceğini ve Hürmüz Boğazı'nı yeniden açacağını açıkladı. Petrol piyasaları sabah seansında yüzde beşi aşan bir düşüşle tepki verdi.
Diplomasi koridorlarında zafer mesajları geziniyor. Ne var ki bu tablo yanıltıcı. İmzalanan belge henüz bir çözüm değil, belki de yeni bir savaşın habercisi.
Mutabakat metninin içeriğine baktığımızda tablo netleşiyor. Anlaşma, iki tarafın Hürmüz ablukasını kaldırmasıyla başlıyor, boğazın 30 gün içinde yeniden açılması öngörülüyor.
Bunun ötesinde metin, bir anlaşma yapmak için konuşmayı sürdürme taahhüdünden ibaret: İran'ın nükleer programı üzerine nihai bir uzlaşıya varmak amacıyla 60 günlük müzakereler başlatılacak.
Yani ortada bir barış değil, barış görüşmesi takvimi var.
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
Hürmüz meselesine bakıldığında çelişki daha da derinleşiyor. Vaşington, boğazın uluslararası hukuka uygun biçimde, ücretsiz ve serbest geçişe açılacağını söylüyor.
Tahran ise taslak metinde yer alan "İran'ın düzenlemeleri çerçevesinde açılma" ibaresine dayanarak geçiş yapan gemilerden seyrüsefer ve çevre hizmeti adı altında ücret almayı planlıyor.
İki taraf aynı anlaşmayı farklı okuyor. Boğazın "açılması" konusunda bile ortak bir dil kurulamadıysa, 60 günlük nükleer müzakerelerde ne ölçüde uzlaşı sağlanabileceğini kestirmek güç.
Nükleer meselenin kendisi zaten çözümsüz bırakılıyor. İran'ın silah kalitesine yakın zenginleştirilmiş 400 kilogramı aşkın uranyum stoğu, müzakerenin en öncelikli maddesi olacak.
Trump aylarca bu stoğun ABD'ye teslimini talep etti, İran reddetti. Vaşington sonunda geri adım atmış görünüyor. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı müzakerelere dahil edilecek ve seçenekleri değerlendirecek.
Bu, ABD'nin başlangıç pozisyonundan önemli bir taviz. 2015'teki JCPOA sürecinde bu teknik ayrıntıların yıllarca tartışılarak ancak çözülebildiği hatırlandığında, 60 günlük sürenin yetersiz kalacağı ve müzakerelerin çökme riskiyle karşı karşıya olduğu söylenebilir.
Mutabakat, İran'a kısa vadeli yaptırım rahatlama imkânı tanıyor. Petrol ihracatına izin veren bir muafiyet ve aşamalı biçimde serbest bırakılacak 24 milyar dolara kadar dondurulmuş İran varlığı söz konusu.
Tüm bu rakamlar İran için önemli ama yeterli değil. İran ekonomisi üç haneli gıda enflasyonuyla boğuşuyor; İsrail saldırılarının sanayi altyapısına verdiği hasar henüz hesaplanmadı.
24 milyar dolar bu yaraları kapatmaz. Nihai anlaşma kalıcı bir ekonomik açılım sağlamazsa, İran, ateşkesi sürdürme motivasyonunu kısa sürede yitirecek.
İsrail meselesine gelince, bu nokta mutabakatın en kırılgan halkası. Muhtıra, İsrail ile Hizbullah arasındaki savaşı da sona erdirmeyi öngörüyor.
Ancak dil muğlak: anlaşmanın İsrail'in güney Lübnan'da işgal ettiği topraklardan çekilmesini şart koşup koşmayacağı belirsiz.
Bu belirsizlik teorik değil; anlaşmanın açıklandığı gün İsrail jetleri Lübnan sınırında hava saldırılarını sürdürdü, bir araç vuruldu, sivil kayıplar yaşandı.
Savunma Bakanı Israel Katz aynı gün ordunun Lübnan, Suriye ve Gazze'deki güvenlik bölgelerinde süresiz kalmaya devam edeceğini ilan etti. Hizbullah operasyonlarını durdurduğunu açıklarken İsrail çekilmeyi reddediyor. Bu çelişki tek başına yeterli bir kriz kaynağı.
Netanyahu hükümetinin iç siyasi dengesi de süreci zorlaştırıyor. Aşırı sağcı koalisyon ortakları anlaşmaya fiilen isyan bayrağı açtı.
Ulusal Güvenlik Bakanı Ben Gvir "Bu anlaşma bizi bağlamaz" dedi. Maliye Bakanı Smotrich anlaşmayı "İsrail ve tüm özgür dünya için kötü bir uzlaşı" olarak nitelendirdi.
Netanyahu ise ne anlaşmayı sahipleniyor ne de reddediyor. Bu belirsizlik, İsrail'in 60 günlük müzakere sürecini her an raydan çıkarabilecek bir iç baskı altında ilerlediği anlamına geliyor.
Vaşington cephesinde de iç siyaset belirleyici bir rol oynuyor. Şahin Cumhuriyetçi senatör Lindsey Graham, anlaşmanın Kongre denetimine tabi tutulması gerektiğini söyledi ve sorumluluğu müzakerelerin mimarı olarak nitelendirdiği Başkan Yardımcısı Vance'e yüklüyor.
Eğer 60 günlük süre kapsamlı bir uzlaşıyla sonuçlanmazsa, Kongre baskısı yeniden bir çatışma konjonktürü yaratabilir.
Herkesin mutlu ve ümitli olduğu bir ortamda bu kadar olumsuz tabloyu nasıl çizebiliyorsun diyebilirsiniz.
Tabii ki ben de hakça bir barıştan yanayım. Ancak; nükleer anlaşmazlık çözümsüz, sunulan yaptırım rahatlama paketi İran'ın derin ekonomik krizini aşmak için yetersiz, Hürmüz'ün statüsü iki tarafça farklı okunuyor, İsrail sahada anlaşmayı fiilen tanımıyor.
Bu dört temel sorun çözüme kavuşturulamazsa taraflar daha iyi bir anlaşma umuduyla yeniden çatışmaya girebilir.
Bunların ötesinde savaşın sürmesinden yana olanlar da var.
En azından senelerce İran düşmanlığı körüklenmiş ve şeytan muamelesi görmüş bir devletle müzakere masasına oturmanın rahatsızlığı var. Onları da hesaba katmalıyız.
Tabii ki, içinde bulunduğumuz gün itibariyle hiç kimse 28 Şubat 2026 öncesindeki pozisyonunda değil.
O güne göre, kaybedenler, kazananlar, elini güçlendirenler var. Onlar ayrı bir yazının konusu.
Şimdilik şunu söyleyerek yazıyı sonlandıralım:
Cenevre'deki imza töreni bir bitiş değil.
Asıl savaş, bu defa müzakere masasında yeni başlıyor.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
ABDİRANİsrailDr. Osman Gazi KandemirDr. Osman Gazi Kandemir Independent Türkçe için yazdıDr. Osman Gazi KandemirSalı, Haziran 16, 2026 - 12:30Main image:TÜRKİYE'DEN SESLERrelated nodes: ABD-İsrail ittifakında yapısal çatlakRol değişimi: İran artık barışı dayatan tarafSavaşın geri dönüşü: Liberal barışın sonu mu?Type: newsSEO Title: Barış değil, müzakere takvimicopyright Independentturkish:<p>Fotoğraf: AFP</p>